10 Nisan 2025 Perşembe

İçsel Motivasyonun Sırrı

Hiç düşündün mü, gün içinde ki eylemlerinin ne kadarını gerçekten içinden gelerek yapıyorsun? 

Çoğu insan günlük koşturmacanın içinde bir takım işleri yetiştirmeye çalışırken buluyor kendini. Ve bir süre sonra, bu “mecburiyet hali”, yaşamdan alınan keyfi de alıp götürüyor. Son zamanlarda terapi veya süpervizyon desteği verdiğim danışanlarda sıklıkla gözlemlediğim bir durum var. Özgürlük ihtiyacı ile muhtaç bir durumda kalma kaygısı arasındaki çatışmanın yol açtığı semptomlar. Öfke, huzursuzluk, sıkıntı hissi, ilişki sorunları vb. Bir şeylere ulaşıldığında kavuşulacağı hayal edilerek ötelenen özgürlük. Özgür olma ihtiyacı giderilmeye çalışılırken bir esir gibi yaşanılan hayatlar. Katlanılamayan rutinler, zorundalıklar, sürekli bir şeyleri yetiştirme stresi. Halbuki istemediği işleri her gün yapmak zorunda kalan bir insanın ruhu da her gün biraz ölür. Son zamanlarda finansal özgürlük kavramını ne kadar çok duyuyoruz değil mi? "Eğer finansal olarak artık çalışmaya mecbur kalmayacak denli bir birikime sahip olursam rahata ereceğim ve artık o dilediğim hayatı özgürce yaşamaya başlayacağım."

Eğer bir insanın en giderilmemiş ihtiyacı özgürlük ise; bu ihtiyacı nasıl gidereceğinin belirleyicisi de kişilik yapısı olacaktır. Örneğin mükemmeliyetçi kişilikler "eğer yeterince birikim yaparsam geleceğimi garantilerim ve hayatımı dilediğim şekilde yaşayabilirim" varsayımı ile kendilerine yüklenebilirler. Sınır sorunu olan kişiler ise "eğer kariyerimde yeterince yükselirsem bana karışan kimse olmaz ve özgür olurum" varsayımı ile makyavelist stratejiler kullanmayı seçebileceklerdir.  

Sonuç: Aşırı çalışmak veya aşırı bencillik, aşırı stres yaşamak veya birilerine stres yaşatmak, somatik sorunlar, kaygı, süregiden yalnızlık ve ilişki sorunları. Peki özgürlüğe ulaştıracağı sanılan yollar sadece bir esir gibi yaşayarak kendine veya birilerine acı çektirmek mi? Başka bir yol yok mu? 

Umut verici bir kişilik yapısı daha var. 

Çalışmanın ödülünü eylemin içinde bulan insanlar. Bu kişiliğe sahip insanlara Ototelik kişilik deniyor. “Ototelik” anlam olarak “amacını kendi içinde barındıran” demek. 

Ototelik kişiliğe sahip bireyler, bir işi sadece sonucu için değil eylemin kendisi için yaparlar. Eylemlerinde dışarıdan ödül beklemezler, dışarıdan takdir edilme ihtiyacı duymazlar. Onları harekete geçiren şey, merakla ve içsel bir tutkuyla yaptıkları işlerden aldıkları keyif, tatmin ve bu eylemlerinde buldukları anlamdır.

Akış Hali: Zamanın Durduğu Anlar

Bu kişilerin yaşadığı ruh hali, psikolog Mihaly Csikszentmihalyi'nin tanımladığı “akış” (flow) deneyimi ile anlatılır. İçinde oldukları deneyimle öyle bir bağ kurarlar ki, zamanın nasıl geçtiğini fark edemezler. Kendileri için biraz zorlayıcı ama aşılabilir bir görevin tam ortasında, tam anlamıyla kendileri olurlar.

Tıpkı kendini oyuna kaptıran bir çocuğun zamanın farkında olmaması gibi… Onlar için yaşam, anlamlı bir serüvendir; çünkü dikkat odakları sonuçlarda değil tam da içinde bulundukları deneyimde ve o an'dadır. Onlar bilinçli olmayan bir düzeyde an ’a değer verirler.

Hayatla Kurulan Derin Bir İlişki

Ototelik bireyler, karşılarına çıkan zorlukları engel olarak değil, birer gelişim fırsatı olarak görürler. İçsel motivasyonları o kadar güçlüdür ki, dış koşullara aldırmazlar. Onlar için yürüdükleri yolun ve yaptıkları işin kendisi zaten bir ödüldür.

Bu kişilik yapısı, özellikle başarı, performans ve verimlilik odaklı bir dünyada, insanlara, bu arzularının göz ardı edilmediği nefes alacak bir alan açıyor. İnsanlara doğrudan başarıyı amaçlamadan başarılı olabilmenin yolunu gösteriyor. Yaşama daha içten, daha özgür ve daha tatmin edici bir şekilde katılmanın paradoksal kapısını aralıyor.

Peki, Ya Sen?

Kendine şimdi küçük bir mola ver ve düşün:

  • En son ne zaman sadece içinde olduğun bir deneyimin kendisi için bir şey yaptın?
  • Son zamanlarda hangi etkinliklerinde saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedin? 
  • Hayatının ne kadarı içsel veya dışsal bir beklentiyi karşılamaya çalışmadan şekillendi?

Özetle; bir şekilde, tutkularının peşinden gitme cesaretini gösteren insanlar, kısa vadede faturaları ödeme kaygısı yaşasalar da uzun vadede bu kaygılarının tam aksine kariyer ve dolayısı ile finansal olarak daha iyi bir konuma gelebilirler. Belki de aranılan, başarının eşlik edebildiği huzur, dinginlik, tatmin ve anlam bir şeylere ulaşmakla ya da sahip olmakla değil bir şeylere gerçekten adanmakla başlıyordur. 


Klinik Psikolog

gursooy@gmail.com


22 Şubat 2025 Cumartesi

Simurg Efsanesi

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kendi dünyalarında birşeyler ters gittiğinde Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve git gide ondan umutlarını da kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan kuşlar toplanmış ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekiyormuş. Her biri birbirinden çetin olan bu vadiler, istek, aşk, ustalık, kuraldışılık, benzersizlik, hayret ve yokluk vadileriymiş.

Kuşlar, hep birlikte uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, uçarlarken gördükleri cezbedicilere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Aralarından yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk vadisi"nden geçmişler önce...".  Kuşların kimi "Aşk aşk vadisi"ne dalmış, "Ayrılık denizi"nden uçmuşlar...". Kimi "Ayrılık denizi"nde kopmuş sürüden... "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan düşkünlüğünü hatırlayıp;

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafeslere kapatılırmış hep);

Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş;

Balıkçıl kuşu ise bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet altıncı vadi, "şaşkınlık" ve sonuncusu "yokluk"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye ancak otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", otuz demekmiş... “murg” ise kuş.

Simurg'un yuvasını bulunca anlamışlar ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi ve her biri Simurg'muş.

Nihayette anlamışlar ki aslında aradıkları kurtarıcı kendileriymiş. Gerçek yolculuk, sadece kendine yapılan yolculukmuş.

Her biri birer Simurg olmayı göze alamadıkça; kendi küllerinden yeniden doğamayacak ve bataklığında, tüneğinde ve kafesinde yaşamaktan kurtulamayacamış.

Bunu anlamaları üzerine Simurg'u beklemekten vazgeçerek, yokluğu yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürmüşler.

Kaynak: Anonim

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com


Yaralı Şifacı


Eski Yunan'da, yarı insan, yarı at bilge bir yaratık olan Şiron yaşardı. İnsanın içgüdüsel ve rasyonel yönlerini temsil eden diğer efsanevi varlıkların aksine Şiron, sözün ve bilgeliğin gücüyle tanınır, şifa sanatında ustalaşmış bir rehber olarak bilinirdi.

Onun bir şifacıya dönüşümünün hikayesi şu şekilde anlatılır:

Bir gün, Herkül ile birlikteyken beklenmedik bir kargaşa patlak verdi. Herkül, şarhoşluğun etkisiyle elindeki zehirli oklardan birini kontrolsüzce savurdu. Ok, dostu Şiron'a saplandı. Şiron ölümsüzdü; ancak ok kapanmayan yaralar ve ara ara nükseden ve dinmeyen bir acı bıraktı geride.

Derdiyle baş başa kalan Şiron, yeryüzünün derinliklerine çekildi. Yaralarını iyileştirmek için ormanların derinliklerinde, dağların yamaçlarında ve kendi içinde otlar, iksirler ve bilgelik arayışına girişti. Tüm çabalarına rağmen yaralarına bir çare bulamasa da bu süreçte başkalarının acılarına daha duyarlı hale geldi. Kendi yara ve acıları onu başkalarının acılarını anlamaya yaklaştıran bir kapıya dönüştü.

Yolculuğu boyunca pek çok insanla karşılaştı: Umudunu yitirenlerle, kaybın yükünü taşıyanlarla, kendi karanlığında kaybolanlarla... Onları dinledi, yaralarına dokundu.

Şiron git gide başkalarının acılarını hafifletmekte daha da ustalaştı. İyi gelmenin, her zaman iyileştirmek olmadığını; bazen sadece insanların yanında durmanın, onları dinlemenin, kabullenmenin ve önem vermenin de bir sağaltım ve yardım etme biçimi olduğunu fark etti.

Zamanla, şifacılığında eşsiz bir konuma yükseldi. Ancak kendi acısı hala oradaydı. Sonunda tanrılara seslendi: "Beni ölümlü yapın, bu sonsuz acıdan kurtulayım." Tanrılar, bu dileği kabul etti. Şiron, bu dinmeyen acıdan kurtulmak için ölümsüzlüğünü bıraktı. Zeus, fedakarlığını onurlandırmak için Şiron'u gökyüzünde bir takımyıldızına yerleştirdi.

Derler ki, bu yıldız Satürn ile Uranüs yörüngeleri arasında dolaşır ve bir geçiş kapısı olarak anlamlandırılır. Şiron'un sembolü de bu nedenle bir anahtardır:

Bu anahtar, iyileşmenin kapısını açabileceği gibi, insanları kendi acısına hapsetme gücünü de taşır. Bir sırrı koruyabileceği gibi, onu açığa çıkarmaya da yarayabilir.

İşte, bu yüzden Şiron'un hikayesi sadece bir mit olarak kalmaz. Her insanın kendi yaralarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna dair bir hatırlatmadır. Anahtar her zaman elimizdedir. Onu hangi kapıyı açmak için kullanacağımız, biraz da bizim bilinç düzeyimize bağlıdır.

Kaynak: Anonim 

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com 

Odaklanmanın Psikolojik Mekanizmaları