22 Şubat 2025 Cumartesi

Simurg Efsanesi

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kendi dünyalarında birşeyler ters gittiğinde Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve git gide ondan umutlarını da kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan kuşlar toplanmış ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekiyormuş. Her biri birbirinden çetin olan bu vadiler, istek, aşk, ustalık, kuraldışılık, benzersizlik, hayret ve yokluk vadileriymiş.

Kuşlar, hep birlikte uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, uçarlarken gördükleri cezbedicilere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Aralarından yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk vadisi"nden geçmişler önce...".  Kuşların kimi "Aşk aşk vadisi"ne dalmış, "Ayrılık denizi"nden uçmuşlar...". Kimi "Ayrılık denizi"nde kopmuş sürüden... "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan düşkünlüğünü hatırlayıp;

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafeslere kapatılırmış hep);

Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş;

Balıkçıl kuşu ise bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet altıncı vadi, "şaşkınlık" ve sonuncusu "yokluk"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye ancak otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", otuz demekmiş... “murg” ise kuş.

Simurg'un yuvasını bulunca anlamışlar ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi ve her biri Simurg'muş.

Nihayette anlamışlar ki aslında aradıkları kurtarıcı kendileriymiş. Gerçek yolculuk, sadece kendine yapılan yolculukmuş.

Her biri birer Simurg olmayı göze alamadıkça; kendi küllerinden yeniden doğamayacak ve bataklığında, tüneğinde ve kafesinde yaşamaktan kurtulamayacamış.

Bunu anlamaları üzerine Simurg'u beklemekten vazgeçerek, yokluğu yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürmüşler.

Kaynak: Anonim

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com


Yaralı Şifacı


Eski Yunan'da, yarı insan, yarı at bilge bir yaratık olan Şiron yaşardı. İnsanın içgüdüsel ve rasyonel yönlerini temsil eden diğer efsanevi varlıkların aksine Şiron, sözün ve bilgeliğin gücüyle tanınır, şifa sanatında ustalaşmış bir rehber olarak bilinirdi.

Onun bir şifacıya dönüşümünün hikayesi şu şekilde anlatılır:

Bir gün, Herkül ile birlikteyken beklenmedik bir kargaşa patlak verdi. Herkül, şarhoşluğun etkisiyle elindeki zehirli oklardan birini kontrolsüzce savurdu. Ok, dostu Şiron'a saplandı. Şiron ölümsüzdü; ancak ok kapanmayan yaralar ve ara ara nükseden ve dinmeyen bir acı bıraktı geride.

Derdiyle baş başa kalan Şiron, yeryüzünün derinliklerine çekildi. Yaralarını iyileştirmek için ormanların derinliklerinde, dağların yamaçlarında ve kendi içinde otlar, iksirler ve bilgelik arayışına girişti. Tüm çabalarına rağmen yaralarına bir çare bulamasa da bu süreçte başkalarının acılarına daha duyarlı hale geldi. Kendi yara ve acıları onu başkalarının acılarını anlamaya yaklaştıran bir kapıya dönüştü.

Yolculuğu boyunca pek çok insanla karşılaştı: Umudunu yitirenlerle, kaybın yükünü taşıyanlarla, kendi karanlığında kaybolanlarla... Onları dinledi, yaralarına dokundu.

Şiron git gide başkalarının acılarını hafifletmekte daha da ustalaştı. İyi gelmenin, her zaman iyileştirmek olmadığını; bazen sadece insanların yanında durmanın, onları dinlemenin, kabullenmenin ve önem vermenin de bir sağaltım ve yardım etme biçimi olduğunu fark etti.

Zamanla, şifacılığında eşsiz bir konuma yükseldi. Ancak kendi acısı hala oradaydı. Sonunda tanrılara seslendi: "Beni ölümlü yapın, bu sonsuz acıdan kurtulayım." Tanrılar, bu dileği kabul etti. Şiron, bu dinmeyen acıdan kurtulmak için ölümsüzlüğünü bıraktı. Zeus, fedakarlığını onurlandırmak için Şiron'u gökyüzünde bir takımyıldızına yerleştirdi.

Derler ki, bu yıldız Satürn ile Uranüs yörüngeleri arasında dolaşır ve bir geçiş kapısı olarak anlamlandırılır. Şiron'un sembolü de bu nedenle bir anahtardır:

Bu anahtar, iyileşmenin kapısını açabileceği gibi, insanları kendi acısına hapsetme gücünü de taşır. Bir sırrı koruyabileceği gibi, onu açığa çıkarmaya da yarayabilir.

İşte, bu yüzden Şiron'un hikayesi sadece bir mit olarak kalmaz. Her insanın kendi yaralarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna dair bir hatırlatmadır. Anahtar her zaman elimizdedir. Onu hangi kapıyı açmak için kullanacağımız, biraz da bizim bilinç düzeyimize bağlıdır.

Kaynak: Anonim 

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com 

Odaklanmanın Psikolojik Mekanizmaları