Oysa çoğu zaman mesele bu kadar basit değildir.
Sorun her zaman odaklanamamak değildir
Özellikle mükemmeliyetçi kişilerde yaşanan tıkanma çoğu zaman dikkat eksikliğinden değil, içsel baskının artmasından kaynaklanır. Yapılacak iş daha başlamadan zihinde büyür. Standartlar yükselir. Hata yapma ihtimali tehdit gibi algılanır. Yazılacak metin kişinin yeterliliğini, ciddiyetini ve değerini temsil eden bir performans göstergesine dönüşür.
Baskı altındaki zihin rahat çalışamaz. Potansiyelini ortaya koyamaz. Aksine ağırlaşır, donuklaşır. Sıkıntı hissinden kaçınmak için oyalanmaya başlar ve iş ertelenir. Dikkat dağınıklığı sanılan şey, aslında baskı altındaki zihnin kendini koruma biçimidir.
Stres yaşatan mükemmeliyetçilik başarı getirmez
Mükemmeliyetçilik dışarıdan bakıldığında işini düzgün yapmak, sorumluluk, titizlik gibi olumlu yönleri ile algılanabilir. Ama çoğu zaman içerde başka bir tablo vardır: çalışmaya başlama güçlüğü, hata yapma korkusu, tatminsizlik, sürekli tetikte olma, gerginlik ve huzursuzluk.
Çünkü mükemmeliyetçi kişilik yapısı işlere sadece “yapılması gereken bir görev” gibi bakmaz. Daha en başta kendinden şunları bekler:
“Çok iyi olmalı.”, “Eksik kalmamalı.”, "Hatasız olmalı", "Bir eleştiri gelmemeli", “Yetersiz görünmemeliyim.”
Bu düşünceler sanki kişiyi daha iyiye motive ediyor gibi görünebilir ancak bu tür beklentiler arttıkça yük artar, odak bulanıklaşır, zihin çalışmak yerine dağılır ve kaçınmalar ile kendini korumaya çalışır.
Neticede mükemmeliyet baskısı üretkenliği değil, kırılganlığı artırır.
Çözüm kendini disiplin için zorlamak değildir
Tıkandığımızda çoğumuzun ilk refleksi aynıdır: kendimizi daha çok zorlamak.
“Biraz sıkarsam olur.”
“Disiplinli olsam yaparım.”
“Sadece bu işe odaklanmalıyım.”
Ama zaten baskı altında çalışan bir sisteme daha fazla baskı eklemek sorunun kendisini büyütür. Çünkü yorgun, bunalmış ya da tehdit algısı yüksek bir zihin, emirle toparlanamaz.
Böylesi durumlarda asıl ihtiyaç, daha fazla zorlamak değil; yükü hafifletmektir.
Görevi küçültmek, beklentiyi sadeleştirmek, azaltmak, başlangıcı kolaylaştırmak, zihne nefes alacak alan açmak... Bunlar ilk bakışta “yumuşak” çözümler gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman en işlevsel adımlar tam olarak bunlardır.
Büyük hedefler zihni kilitler
“Bugün yazıyı tamamlayacağım.”
“Bugün ciddi ilerleme sağlayacağım.”
“Görevi toparlamam lazım.”
Nereden başlayacağını bilmeyen bir zihin hiç başlayamaz. Zihinde akan bu tür sesler sanki planlama yapmakmış gibi gelse de netice zorundalık içeren, belirsizliği ve yükü artıran beklentilerdir.
Oysa asıl daha küçük, yapılabilir, ulaşılabilir ve somut adımlar, zihni akışta olma moduna yönlendirir.
“Sadece giriş bölümünün alt başlıklarını çıkaracağım.”
“Sadece ilk paragrafın kaba taslağını yazacağım.”
“Sadece şu makalenin özetini ve sonuçlarını okuyacağım.”
“Sadece tabloları düzenleyeceğim.”
Hedefleri küçültmekteki asıl amaç standartları düşürmek değil çalışmaya başlamayı mümkün kılmaktır. Çünkü ilerlemeyi sağlayan strateji büyük motivasyonlar değil, lokmayı hemen çiğnenebilecek ve yutulabilecek bir boyuta getirmektir.
Başlamak kolaylaştığında sürdürme imkanı da mümkün hale gelir.
İlk taslak iyi olmak zorunda değil
Standartları yüksek insanları bir şeyler yazarken zorlayan tuzaklardan biri de ilk cümleden itibaren iyi yazma beklentisidir. Sanki ilk taslak eksiksiz olmalıymış gibi. Oysa bu beklenti yazıyı iyileştirmekten çok yazmanın önünü tıkar.
İlk taslağın görevi mükemmel olmak değil ortaya çıkmaktır.
İlk yazı ham olabilir, dağınık olabilir, tekrarlı olabilir, eksik olabilir, fazla olabilir, hatalı olabilir. Ama görünür hale gelen bir şey üzerinde de her zaman düzeltmeler yapılabilir. Ortada görünür hiçbir şey yokken zihnin çalışması daha zordur.
Bu nedenle, başlangıçta yazmanın amacı; düşünceyi ete kemiğe büründürmek yani görünür hale getirmektir. İlk taslağa biraz kusur hakkı tanımak, yazma sürecini rahatlatır ve hızlandırır.
Dikkatin dağıldığında hemen kendine kızma
Belki şimdiye kadar çalışırken telefon alma isteği geldiğinde, ekranda başka bir sekmeye geçtiğinde ya da bir anda alakasız bir işle uğraşmaya başladığında hemen kendine yüklendin: “Yine odaklanamadın.”
Oysa o anda kendinle daha yararlı bir etkileşim yolu vardır:
Şu an zihnim neyi taşımakta zorlanıyor?
Belki o an uğraştığın konu karmaşık geliyordur.
Belki o kısmı standartlarına uygun tamamlayamayacağından korkuyorsundur.
Belki hatalı ilerleme kaygısı ağır basmıştır.
Belki de tam olarak nereden veya nasıl ilerleyeceğini bilememek zihnini kilitlemiştir.
Bazen sadece şunu fark etmek bile çok şey değiştirir:
“Şu an baskı hissediyor ve kaçınmak istiyorum.”
"Şu an tam olarak ihtiyacım ne?"
Bu farkındalığın ardından yapılabilecek en iyi şey, uzun analizlere girmek değil; tek bir mikro adıma geri dönmektir. Dosyayı kapatmadan, kaçınmadan, başka şeylerle oyalanmadan basitçe zorluğu parçalara ayırmak, nasıl yapabilirim sorusuna yanıt veya örnek bulmak belki sadece o kısmın kabaca bir iskeletini kurmak.
Küçük adımlar, dağılmış zihni bütünü düşünmekten daha iyi toplar.
Zihin sadece görev modunda çalışmaz
Çoğu zaman insanlar zihinlerinden hatalı bir odaklanma beklentisi içine girebiliyorlar. Sanki olması gereken, hiç dağılmayan, hiç yorulmayan, iş ve görevlere sürekli aynı yoğunlukta odaklanan bir zihinmiş gibi düşünülebiliyor. Oysa gerçek böyle değil.
Beynimizin iki modu vardır ve her ikisi de normal ve sağlıklıdır. Zihin bazen odaklanarak (iş/görev) çalışır, bazen de serbestçe gezinerek (dinlenme/hayal kurma). Özellikle karmaşık düşünme, bağlantı kurma ve yaratıcı içgörü gerektiren işlerde, molalar serbest düşünme anlarıdır ve çoğu zaman işe yarar.
Bu yüzden mola vermek ve hatta uyumak üretkenliğin karşıtı değildir. Beynin serbest gezinme modu; gün boyu aldığı bilgileri birleştirdiği, anlamlandırdığı asıl "sihirli" zaman dilimleridir. Ama burada önemli bir ayrım var: dinlenmek ile ekran sosyal medya gibi dikkat dağıtıcılarla oyalanmak veya ertelemek aynı şey değildir.
Zihnin ihtiyacı olan mola, stres ve kaygıyla dolu olmadığı onu daha da yüklü hale getirmeyen molalardır. Bir görev ve düşünme zorundalığı içinde bırakılmadan amaçsız bir içsel merakla dinlenmeye bırakılan bir zihnin özgür gezintileri onu tazeler, dinginliği, içgörüyü, dikkati ve düşünme kapasitesini artırır. Kısa bir yürüyüş, pencere önünde telefonsuz bir çay-kahve molası, zaman kaybı gibi görülen ama keyif alınan bedensel bir aktivite veya bir hobi ile meşgul olmak... Bunlar çoğu zaman zihne sosyal medyada uyaranlara maruz kalınarak geçirilen bir zaman diliminden daha iyi gelir.
Zihin bazen çalışmak için sıkı bir odak ister, bazen de tazelenmek için biraz boşlukta serbestçe gezinmek.
Sürekli hazırlık da bir kaçınmadır
Başarılı olmanın en kabul gören tuzak kaçınmalarından biri de budur: sürekli hazırlanmak. Bu kaçınmayı yine yazma görevi için incelersek:
Bir kaynak daha bulmak.
Bir video daha izlemek.
Bir kitap, bir makale daha okumak bir not daha çıkarmak.
Bazen bunlar gerçekten gereklidir. Ama bazen de üretime geçmeyi geciktirmenin “saygın” bir yoluna dönüşür. Kişi çalışıyor gibi hisseder ama asıl zor olan bölüme, yani ortaya bir şey koyma kısmına geçmez.
Bu yüzden gün içinde bir girdi kesme saati belirlemek çok yararlı olabilir. Belirli bir saatten sonra artık yeni bilgi toplamamak yerine, eldeki malzemeyi işlemek, sadeleştirmek ve yazıya dökebilmek üretkenlik demektir... Bu küçük sınır, zihne önemli bir mesaj verir: “Artık toplama değil, dönüştürme zamanı.”
Çünkü üretkenlik her zaman daha fazla bilgi almakla artmaz. Bazen asıl ihtiyaç, zaten alınmış olanı uygulama içinde sindirmektir.
Kendine karşı kullandığın dil çok şeyi belirler
Birçok insan, kendine sert davranmanın başarı için gerekli olduğuna inanıyor olabilir. Sanki bu içsel baskı olmadığında her şey dağılıp kaybolacak ipin ucu kaçıp gidecektir. Oysa bu sert dil performansı korumaz; aksine yorucu, bunaltıcı bir iç iklim oluşturur.
Kendine daha yumuşak davranmak, çıtayı düşürmek demek değil; süreci sürdürülebilir hale getirmektir.
“Kendime bazen hiçbir şey yapmama izni de verebilirim.”
“Değerim performansıma bağlı değil.”
“Küçük bir adım da ilerlemedir.”
“Bazen ortalama bir iş çıkarmam, yetersiz olduğum anlamına gelmez.”
Böyle bir iç ses, insanı rahatlatır. Rahatlayan bir zihin ise çoğu zaman daha net düşünür, daha kolay başlar, daha uzun süre odaklanabilir.
Bazen insanın ihtiyacı disiplin değil, güvende hissettiren şefkatli bir iç sestir.
Asıl sorun dikkat değil, kendine aşırı yüklenmektir
Birçok kişi kendine; “neden odaklanamıyorum?” diye soruyor.
Halbuki doğru soru şu: Zihnim şu an neyin ağırlığını taşıyor? Daha doğrusu taşıyamıyor? Hangi gerçekçi olmayan zorundalıkları kendime dayatıyor olabilirim? Ve su anda gerçekten ihtiyacım olan şey ne?
Bu soruları sormaya başladığında, dikkat dağınıklığı dediğin şeyin altında gereksiz bir performans beklentisi, yetersiz görünme kaygısı, başarısızlık korkusu, görevi değerine bağlayan bir utanç, yetiştirememe baskısı, ve bunların etkisi ile bir saatte yapılacak işi gereksiz detay ve kapsamla 2 saate çıkarmaktan fazlasıyla yorulmuş bir sistem bulacaksın. Ve o zaman çözümün kendisinin de daha fazla zorlamak olmadığını fark etmeye başlarsın.
Çoğu kez çözüm: Korkulana izin vermektir. Kötü yazmaya, kötü yapmaya, hataya, eksiklere, izin vermek. Ortalamayı kabul edebilmek. Performansını değerinden ayırabilmek. Çözüm; insan olduğunun farkındalığı ile kendine biraz daha insaflı davranabilmektir.
Çünkü gerçek üretkenlik, zihni kırbaçlamakla değil; onunla daha insanca bağ kurmakla gelişir.
Peki sen kendine nasıl davranıyorsun? Dilersen deneyimini yorumlarda paylaşabilirsin.
gursooy@gmail.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder