Psikolojik iyilik ve farkındalık üzerine düşüncelerimi ifade ettiğim kişisel blog yazılarım.
16 Mart 2026 Pazartesi
10 Nisan 2025 Perşembe
İçsel Motivasyonun Sırrı
Hiç düşündün mü, gün içinde ki eylemlerinin ne kadarını gerçekten içinden gelerek yapıyorsun?
Çoğu insan günlük koşturmacanın içinde bir takım işleri yetiştirmeye çalışırken buluyor kendini. Ve bir süre sonra, bu “mecburiyet hali”, yaşamdan alınan keyfi de alıp götürüyor. Son zamanlarda terapi veya süpervizyon desteği verdiğim danışanlarda sıklıkla gözlemlediğim bir durum var. Özgürlük ihtiyacı ile muhtaç bir durumda kalma kaygısı arasındaki çatışmanın yol açtığı semptomlar. Öfke, huzursuzluk, sıkıntı hissi, ilişki sorunları vb. Bir şeylere ulaşıldığında kavuşulacağı hayal edilerek ötelenen özgürlük. Özgür olma ihtiyacı giderilmeye çalışılırken bir esir gibi yaşanılan hayatlar. Katlanılamayan rutinler, zorundalıklar, sürekli bir şeyleri yetiştirme stresi. Halbuki istemediği işleri her gün yapmak zorunda kalan bir insanın ruhu da her gün biraz ölür. Son zamanlarda finansal özgürlük kavramını ne kadar çok duyuyoruz değil mi? "Eğer finansal olarak artık çalışmaya mecbur kalmayacak denli bir birikime sahip olursam rahata ereceğim ve artık o dilediğim hayatı özgürce yaşamaya başlayacağım."
Eğer bir insanın en giderilmemiş ihtiyacı özgürlük ise; bu ihtiyacı nasıl gidereceğinin belirleyicisi de kişilik yapısı olacaktır. Örneğin mükemmeliyetçi kişilikler "eğer yeterince birikim yaparsam geleceğimi garantilerim ve hayatımı dilediğim şekilde yaşayabilirim" varsayımı ile kendilerine yüklenebilirler. Sınır sorunu olan kişiler ise "eğer kariyerimde yeterince yükselirsem bana karışan kimse olmaz ve özgür olurum" varsayımı ile makyavelist stratejiler kullanmayı seçebileceklerdir.
Sonuç: Aşırı çalışmak veya aşırı bencillik, aşırı stres yaşamak veya birilerine stres yaşatmak, somatik sorunlar, kaygı, süregiden yalnızlık ve ilişki sorunları. Peki özgürlüğe ulaştıracağı sanılan yollar sadece bir esir gibi yaşayarak kendine veya birilerine acı çektirmek mi? Başka bir yol yok mu?
Umut verici bir kişilik yapısı daha var.
Çalışmanın ödülünü eylemin içinde bulan insanlar. Bu kişiliğe sahip insanlara Ototelik kişilik deniyor. “Ototelik” anlam olarak “amacını kendi içinde barındıran” demek.
Ototelik kişiliğe sahip bireyler, bir işi sadece sonucu için
değil eylemin kendisi için yaparlar. Eylemlerinde dışarıdan ödül
beklemezler, dışarıdan takdir edilme ihtiyacı duymazlar. Onları harekete geçiren şey, merakla
ve içsel bir tutkuyla yaptıkları işlerden aldıkları keyif, tatmin ve bu eylemlerinde buldukları anlamdır.
Akış Hali: Zamanın Durduğu Anlar
Bu kişilerin yaşadığı ruh hali, psikolog Mihaly
Csikszentmihalyi'nin tanımladığı “akış” (flow) deneyimi ile anlatılır. İçinde oldukları deneyimle öyle bir bağ kurarlar ki, zamanın nasıl geçtiğini fark edemezler. Kendileri için biraz zorlayıcı
ama aşılabilir bir görevin tam ortasında, tam anlamıyla kendileri olurlar.
Tıpkı kendini oyuna kaptıran bir çocuğun zamanın farkında olmaması
gibi… Onlar için yaşam, anlamlı bir serüvendir; çünkü dikkat odakları sonuçlarda değil tam da içinde bulundukları deneyimde ve o an'dadır. Onlar bilinçli olmayan bir düzeyde an ’a değer verirler.
Hayatla Kurulan Derin Bir İlişki
Ototelik bireyler, karşılarına çıkan zorlukları engel olarak değil, birer gelişim fırsatı olarak görürler. İçsel motivasyonları o
kadar güçlüdür ki, dış koşullara aldırmazlar. Onlar için yürüdükleri yolun ve
yaptıkları işin kendisi zaten bir ödüldür.
Bu kişilik yapısı, özellikle başarı, performans ve verimlilik
odaklı bir dünyada, insanlara, bu arzularının göz ardı edilmediği nefes alacak bir alan açıyor. İnsanlara doğrudan başarıyı amaçlamadan başarılı olabilmenin yolunu gösteriyor. Yaşama daha
içten, daha özgür ve daha tatmin edici bir şekilde katılmanın paradoksal kapısını aralıyor.
Peki, Ya Sen?
Kendine şimdi küçük bir mola ver ve düşün:
- En
son ne zaman sadece içinde olduğun bir deneyimin kendisi için bir şey yaptın?
- Son zamanlarda hangi etkinliklerinde saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedin?
- Hayatının
ne kadarı içsel veya dışsal bir beklentiyi karşılamaya çalışmadan şekillendi?
Özetle; bir şekilde, tutkularının peşinden gitme
cesaretini gösteren insanlar, kısa vadede faturaları ödeme kaygısı yaşasalar da
uzun vadede bu kaygılarının tam aksine kariyer ve dolayısı ile finansal
olarak daha iyi bir konuma gelebilirler. Belki de aranılan, başarının eşlik edebildiği huzur, dinginlik,
tatmin ve anlam bir şeylere ulaşmakla ya da sahip olmakla değil bir şeylere gerçekten
adanmakla başlıyordur.
22 Şubat 2025 Cumartesi
Simurg Efsanesi
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı
olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi
Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği
gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi
küllerinden yeniden dirilmesidir.
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını
düşünürmüş. Kendi dünyalarında birşeyler ters gittiğinde Simurg'u bekler
dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve git gide
ondan umutlarını da kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un
kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan kuşlar toplanmış ve
hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf
Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmaları
gerekiyormuş. Her biri birbirinden çetin olan bu vadiler, istek, aşk, ustalık,
kuraldışılık, benzersizlik, hayret ve yokluk vadileriymiş.
Kuşlar, hep birlikte uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az
olanlar, uçarlarken gördükleri cezbedicilere takılanlar yolda birer birer
dökülmüşler. Aralarından yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk vadisi"nden geçmişler önce...". Kuşların kimi "Aşk aşk vadisi"ne
dalmış, "Ayrılık denizi"nden uçmuşlar...". Kimi "Ayrılık
denizi"nde kopmuş sürüden... "Hırs ovası"nı aşıp,
"kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi
kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan düşkünlüğünü hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden
kafeslere kapatılırmış hep);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu ise bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve
nihayet altıncı vadi, "şaşkınlık" ve sonuncusu "yokluk"ta
bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye ancak otuz
kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", otuz demekmiş... “murg” ise kuş.
Simurg'un yuvasını bulunca anlamışlar ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.
Onların hepsi ve her biri Simurg'muş.
Nihayette anlamışlar ki aslında aradıkları kurtarıcı
kendileriymiş. Gerçek yolculuk, sadece kendine yapılan yolculukmuş.
Her biri birer Simurg olmayı göze alamadıkça; kendi küllerinden
yeniden doğamayacak ve bataklığında, tüneğinde ve kafesinde yaşamaktan
kurtulamayacamış.
Bunu anlamaları üzerine Simurg'u beklemekten vazgeçerek, yokluğu
yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürmüşler.
Kaynak: Anonim
Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY
gursooy@gmail.com
Yaralı Şifacı
Eski Yunan'da, yarı insan, yarı at bilge bir yaratık olan Şiron yaşardı. İnsanın içgüdüsel ve rasyonel yönlerini temsil eden diğer efsanevi varlıkların aksine Şiron, sözün ve bilgeliğin gücüyle tanınır, şifa sanatında ustalaşmış bir rehber olarak bilinirdi.
Onun bir şifacıya dönüşümünün hikayesi
şu şekilde anlatılır:
Bir gün, Herkül ile birlikteyken beklenmedik bir kargaşa patlak
verdi. Herkül, şarhoşluğun etkisiyle elindeki zehirli oklardan birini
kontrolsüzce savurdu. Ok, dostu Şiron'a saplandı. Şiron ölümsüzdü; ancak ok
kapanmayan yaralar ve ara ara nükseden ve dinmeyen bir acı bıraktı geride.
Derdiyle baş başa kalan Şiron, yeryüzünün derinliklerine
çekildi. Yaralarını iyileştirmek için ormanların derinliklerinde, dağların
yamaçlarında ve kendi içinde otlar, iksirler ve bilgelik arayışına girişti. Tüm
çabalarına rağmen yaralarına bir çare bulamasa da bu süreçte başkalarının
acılarına daha duyarlı hale geldi. Kendi yara ve acıları onu başkalarının acılarını
anlamaya yaklaştıran bir kapıya dönüştü.
Yolculuğu boyunca pek çok insanla karşılaştı: Umudunu
yitirenlerle, kaybın yükünü taşıyanlarla, kendi karanlığında kaybolanlarla...
Onları dinledi, yaralarına dokundu.
Şiron git gide başkalarının acılarını hafifletmekte daha da
ustalaştı. İyi gelmenin, her zaman iyileştirmek olmadığını; bazen sadece
insanların yanında durmanın, onları dinlemenin, kabullenmenin ve önem vermenin de bir sağaltım ve yardım etme biçimi olduğunu fark
etti.
Zamanla, şifacılığında eşsiz bir konuma yükseldi. Ancak kendi
acısı hala oradaydı. Sonunda tanrılara seslendi: "Beni ölümlü yapın, bu
sonsuz acıdan kurtulayım." Tanrılar, bu dileği kabul etti. Şiron, bu
dinmeyen acıdan kurtulmak için ölümsüzlüğünü bıraktı. Zeus, fedakarlığını
onurlandırmak için Şiron'u gökyüzünde bir takımyıldızına yerleştirdi.
Derler ki, bu yıldız Satürn ile Uranüs yörüngeleri arasında
dolaşır ve bir geçiş kapısı olarak anlamlandırılır. Şiron'un sembolü de bu
nedenle bir anahtardır:
Bu anahtar,
iyileşmenin kapısını açabileceği gibi, insanları kendi acısına hapsetme gücünü
de taşır. Bir sırrı koruyabileceği gibi, onu açığa çıkarmaya da yarayabilir.
İşte, bu yüzden Şiron'un hikayesi sadece bir mit olarak kalmaz. Her insanın kendi yaralarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna dair bir hatırlatmadır. Anahtar her zaman elimizdedir. Onu hangi kapıyı açmak için kullanacağımız, biraz da bizim bilinç düzeyimize bağlıdır.
Kaynak: Anonim
Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY
gursooy@gmail.com
4 Aralık 2024 Çarşamba
Sosyopat
Sosyopatlarla karşılaşmak, bireyler için oldukça zorlu bir deneyim olabilir. Başlangıçta olumlu bir izlenim bırakabilirler; ancak zamanla tehlikeli bir hal alabilirler. Bu yüzden, bir sosyopatı henüz zarar görmeden tanımak ve davranışlarını ele veren ipuçlarını fark etmek önemlidir.
Pek
çok insan, sosyopatların tehlike sinyallerini fark etse de, genellikle ciddi
bir problem yaşayana kadar bu işaretleri göz ardı eder. Davranışları yerine
söylediklerine inanarak yanılgıya düşebilirler.
Sosyopatların
en çarpıcı özelliği, kendilerini ustalıkla gizleyebilmeleridir. İlk etapta
sıcak, empatik ve yardımsever bir imaj çizerler. Sosyal ortamlarda güler yüzlü,
etkileyici ve ilgi çekici görünebilirler. Ancak bu, manipülasyon ve çıkar
sağlama odaklı bir stratejidir. Sosyopatlar, insanları etkilemekte ustadır.
Kullandıkları taktikler onları bir süreliğine çekici gösterebilir, ancak bu
çekicilik yalnızca kişisel çıkarlarına ulaşana kadardır.
Sosyopatların Karakteristik Özellikleri
- Yapay Kişilik: Gerçek bir benlik duyguları yoktur. Özgüven eksikliklerini aşırı önemsendikleri algısını oluşturacak bir imaj çizerek gizlerler. Sahte hikayeler ve büyük vaatlerle insanları etkilerler.
- Manipülasyon Yeteneği: İnsanların zaaf ve arzularını tespit
ederek bunları sömürmekte ustadırlar. Hissetmedikleri duyguları taklit
eder, duruma göre abartılı samimiyet gösterileri sergilerler. Ancak bu maskeler sürdürülebilir değildir.
- Empati Yoksunluğu: Başkalarının duygularını anlayamaz, anlasa bile önemsemezler. Sorumluluk ve suçluluk hissetmedikleri gibi, zarar verdikleri eylemlerinden dolayı pişmanlık da göstermezler.
- Kuralsızlık: Toplumsal normlar ve ahlaki kurallar
onlar için anlam ifade etmez. Doğru olan yalnızca kendi çıkarlarına uygun
olandır.
- İstikrarsız Davranışlar: Dürtüsel, fevri ve değişkendirler. Kısa
vadeli kazançlar için risk alır, sonuçları düşünmeden harekete geçerler.
- Vicdan Eksikliği: Mükerrer hatalarından ders almaz, zarar
verdikleri insanların acılarını önemsemezler.
Sosyopatı Ele Veren Dikkat Edilmesi Gereken İpuçlarından Bazıları
- Psikolojik Düğmelere Basma: Kontrol sağlamak için bireyin zayıf
noktalarını ustaca kullanırlar.
- Maskeler: Aşırı mütevazılık veya uyumluluk gibi
davranışlarındaki abartı, gerçek niyetlerini ele verebilir.
- Gerçek Yüzün Ortaya Çıkışı: Kontrolleri sona erdiğinde, suçlayıcı
ve saldırgan tavırlar sergileyebilirler.
- Kısa Sürede Sıkılma: Sürekli yeni heyecanlar ararlar ve
rutinlerden kaçarlar.
- Suç Eğilimi: Çıkarları doğrultusunda dolandırıcılık,
yalan ve manipülasyona başvurmaktan çekinmezler.
Ne Yapmalı?
Sosyopatlarla açık bir çatışmaya girmek genellikle işe yaramaz. Bu kişileri
hayatınızdan mümkün olan en kısa sürede ve kesin bir şekilde çıkarın. Eğer iş arkadaşınız,
ortağınız veya ortak çevrenizden birisi ise yarım kalan işlerinizi toparlayıp,
onları hayatınızdan tamamen uzaklaştırmak daha sağlıklı ve doğru bir yaklaşım
olacaktır.
Klinik Psikolog Dr. Mustafa Gürsoy
e-mail: gursooy@gmail.com
11 Mart 2021 Perşembe
Acıyı Konuşmak - Yas Terapisi
Yıllar boyu yaşanılan ve içerde biriktirilenlerle artık başa çıkamıyor olmak, insana yükünü bırakabileceği bir yer aramaya iter. Kendini ifade edebilmenin bir yolunu aramaya. Bir çok insanı terapi odasına getiren şey içindeki incinmiş çocuktur. Belki artık bir şeyleri değiştirmenin zamanının geldiğini düşünüyordur. Böylesi kırılma anlarından birisi de bir kaybın yaşandığı zamanlardır. Dilerseniz yas süreçlerinde neler olduğunu birlikte anlamaya çalışalım.
Literatürde Yasın 5 Evresinden Bahsedilir. Bunlar;
1. İnkâr; durum yok sayılır. Kabul edilmez. Bir
yanlışlık olduğu düşünülür.
2. Kızgınlık/öfke; sorgulamalar başlar ve öfke harekete
geçer. Neden ben?
3. Pazarlık; durumu kabul edilebilir hale getirme
safhası. Madem olmuş bir çıkış yolu bulayım.
4. Depresyon; durumun idrakine varma. Hayattan
soyutlanma, ilgisizlik, kayıtsızlık ve umutsuzluk.
5. Kabullenme; durumun hazmedilip normal hayat akışına dönüş.
3 Eylül 2019 Salı
Başarılı olmamı isteyen anneme mektup
Sevgili Anneciğim / Babacığım,
Siz de biliyorsunuz ki, benim "başarılı bir insan" olmamı istiyorsunuz.
Bu mektubu, artık benim "başarılı bir insan olmamı" beklemekten vazgeçmeniz için yazıyorum. Çünkü başarılı olsam da olmasam da, dünyaya gelen her çocuk gibi benim de olduğum gibi kabul edilmeye, sevilmeye, takdir edilmeye ve onaylanmaya ihtiyacım var.
Her ne kadar niyetiniz iyi olsa da, "başarılı bir insan olmam" beklentinizin aşırılığı, benim bu ihtiyaçlarımı ve haklarımı fark etmenizi engelliyor ve bunun olumsuz sonuçları oluyor. Belki daha önce bunları size söyleyemedim ama şimdi söylemek istiyorum.
Siz yaptıklarımı beğenmeyip, benden en iyisini bekleyerek eleştirdikçe, ben de kendimi eleştirmeyi, yargılamayı ve suçlamayı öğreniyorum. Bu, bana sanki bende yanlış bir şeyler varmış gibi hissettiriyor.
Siz standartlarınızı yüksek tutarak yaptığım hiçbir şeyin yeterli olmadığını bana hissettirdikçe, ben de kendimi yetersiz bulmayı öğreniyorum. En temel ihtiyaçlarımdan olan onaylanmak ve takdir edilmek bu kadar zorlaşınca, ben de kendimi çok zor onaylayacak ve çok zor takdir edeceğim. Bu onayı alabilmek için standartlarımı çok yükseltmem ve mutlaka ortalamanın çok üstünde başarılı olmam gerektiğini düşüneceğim. Böyle şartlara bağlı kabul içinde geçen bir yaşamın nasıl zorlu olabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Anneciğim/Babacığım, sizin benim olumlu yönlerimi göz ardı edip sürekli olumsuzluklarıma odaklanmanız, bana da kendimde olumsuzluklara bakmayı öğretiyor. Bu bakışla ben de tüm yaşamım boyunca olumsuzluklara odaklanacak, riskleri abartacak, sonuçları felaketleştirecek, kapasitemi olduğundan küçük göreceğim. Sonuçlarda garanti arayacak, belirsizliklere katlanamayacak, tam kontrolümde olmayan durumlara karşı toleransım düşük olacak. Çünkü kendime ve başa çıkabilme kapasiteme güvenemeyeceğim. Çünkü başarısızlığın da başarı kadar normal bir şey olduğundan haberim olmayacak. Bu yüzden en küçük bir aksaklık paniklememe yol açacak. En ufak bir olumsuzluğa sanki bir felaketle karşılaşmışım gibi tepki göstereceğim.
Anneciğim/Babacığım, siz hata yaptığımda beni eleştirdikçe, kusur buldukça, bana kızdıkça, ben de aynı şekilde kendime davranmam gerektiğini öğreniyorum. Yaşamımın ilerleyen dönemlerinde, sizin bana yaptığınız gibi kendimi affedemeyecek, kendime karşı anlayışlı olamayacağım.
Tüm bunların yanı sıra, beni en çok etkileyen şey ne biliyor musunuz anneciğim? Utandırılmak. Başarılı olamadığım için utandırılmak. Beklediğiniz gibi yapamadığım için utandırılmak. İşte bu duygu tüm yaşamımı kontrol edecek. Bu utanç hiçbir zaman peşimi bırakmayacak. Ortada utanılacak bir şey yokken bile çok utanacağım. Çünkü sesiniz hep benimle birlikte kalacak. Ve yaşamım boyunca sizin beni utandırdığınız gibi kendimi utandırmaya devam edeceğim. Yaşamım boyunca bu yersiz duygudan kaçacağım. Tekrar bu utancı yaşamamak için başarısızlık riski gördüğüm her durumdan kaçacağım. Bu sahte utançtan kaçabilmek için birçok işlevselliğimi bozan, ilişkilerimi bozan problem davranışlar geliştireceğim.
Anneciğim/Babacığım, şu anda mektubumu sonlandırıyorum. Keşke bu kadar öngörülü olabilseydim. Ama gerçek yaşamda belki yıllarca bu yaşadıklarımı anlamlandıramayacağım. Belki yıllarca, bu yaşadıklarımın zihnime dışarıdan birilerinin yerleştirdiği sahte korkular değil de benim kendi gerçekliğim olduğunu düşüneceğim. Şanslıysam, belki bir gün bunları bir terapi odasında fark edeceğim. Şu anda ben bu mektupta yazdıklarımı düşünemiyor ve fark edemiyor olsam da, siz fark ediyorsunuz. Belki de yazılanlardan çok daha fazlasını fark ediyorsunuz.
Sevgili çocuğun.
Bu mektubu çocuğunuzun kaleme almasına yardımcı olan
16 Nisan 2019 Salı
10 Nisan 2019 Çarşamba
Araştırmama Katılımcı Olma Daveti
Merhaba,
İstanbul Arel Üniversitesi Klinik Psikoloji programında yürüttüğüm doktora tezimde kaygı 'ya yönelik bir
araştırma yapmaktayım. Paylaştığım linkteki ölçekleri doldurarak araştırmama
katılımınızdan memnuniyet duyacağım.
Araştırmanın Başlığı
Klinik Olan ve Klinik Olmayan Yetişkin Örneklemlerinde
Ebeveynlik Biçimi Alanları ve Kaygı İlişkisinde
Erken Dönem Uyumsuz Şema Alanlarının Aracılık Rolleri
Bu araştırmanın sonuçlarının, hem şema kuramına, hem bilimsel literatüre, hem klinik pratiğe ve dolayısı ile hasta popülasyonuna yeni katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.
3 Nisan 2019 Çarşamba
20 Ocak 2019 Pazar
Tez Yazmanın Önündeki Engeller

25 Ekim 2018 Perşembe
Endişe
Şimdi kısa bir rahatlama çalışması yapacağız ve ardından asıl çalışmamıza geçeceğiz.
Bulunduğun yerde bir süreliğine hiçbir şey yapmadan sadece nefesine odaklan…
Bırak düşünceler zihninden akıp geçsin. Eğer herhangi bir düşünceye takılırsan,
sadece yeniden nefesine dön. Nefesini izle: burnundan giren havanın
serinliğini, ciğerlerinin havayla doluşunu ve çıkan havanın ılıklığını fark et.
Kendini nefesinin doğal akışını izlemeye bırak; nefeslerin yumuşasın, bedenin
sakinleşsin. Hazır hissettiğinde çalışmamıza başlayabiliriz.
Hayatta
öngöremediğim, yeni veya belirsiz gelişmeler yaşandığında endişemin
tetiklendiğini biliyorum. Ancak artık bu endişeli yanımı anlamayı ve bu
durumları bilinçli bir şekilde, daha gerçekçi bir bakış açısıyla
değerlendirmeyi seçiyorum.
26 Eylül 2018 Çarşamba
Otomatik Davranış Kalıpları
Örneğin endişe etmek bunlardan biriydi. Çünkü tedbir almak iyi bir şeydi. Kötü bir sonuç ile yüzleşmemek için tetikte olmak, olası kötü sonuçları baştan düşünmek ve bunlara çözüm bulmak işe yarar bir yol ve yöntemdi. Bunu denedik sonuçlar iyiydi. Bizde endişeli olmayı, kötümserliği, olası en kötü ihtimale odaklanmayı öğrendik. Hem de öyle bir öğrendik ki artık bu öyle kolayca değiştirilebilecek, göz ardı edilebilecek bir şey değildi. Bir tehlike algılıyorsak abartılı bir şekilde buna odaklanmalı ve zihnimizde olası senaryoları hemen oynatmaya başlamalıydık. Zaten endişe, zihnin, hayal kuran parçasının beklenilen tehlike ile başa çıkma alternatiflerinin hayalde senaryolanmasıdır. Tekrar be tekrar. Ta ki tehlikenin savuşturulabildiği bir çözüm bulana kadar.
Algıladığımız tehlike ne olursa olsun, bu otomatik tepkiler bizim yararımızaydı. Bunun yararımıza olduğunu kabul etmiştik. Sonuçta bu başa çıkma yöntemleri farkında bile olmadığımız otomatik olarak sergilenen, kontrol edilemeyen davranışlar sergilememize neden olmaya başladı.
Her insan öğrenme potansiyeline sahiptir. Bizler öyle canlılarız. İşimize yarayan bir öğrenme, bir davranış, bir savunma sistemi tekrarlanarak bizi kolayca şartlar. Zihnimizin otomatik çalışan kısımları bu şekilde eğitilmiş olur. Bilinçdışımız her şeyi otomatiğe almayı sever. Bu onun çalışma yöntemidir. Nefes alıp vermemizi, kalp atışımızı, sindirim faaliyetlerimizi, kan dolaşımımızı, reflekslerimizi, terlememizi, uykumuzu vs. daha birçok fonksiyonumuzu otomatik bir şekilde kontrol eder, yönetir. Böylece bize fazla iş yükü düşmez. Böylece biz her seferinde, hangi durumda ne yapmamız gerektiğini fazlaca düşünmeden problemlerimiz çözülür.
Bunu da duygularımızı aracılığı ile yapar. Korkuyorsak, kaslarımız otomatik bir şekilde gerilir, kalp ritmimiz hızlanır, gözbebeklerimiz büyür. Bir tehlike karşısında ne yapılması gerekiyorsa bütün düzenlemeler otomatik bir şekilde gerçekleştirilir. Bilinçli düşünen aklımıza iş bırakılmaz, fazlaca yük yüklenmez. Bilinçli olmayan beynimiz yönetimi devralmış ve yapılması gereken ne varsa yapmaktadır o zaman. Ancak bazen ortada acil bir durum yoktur. Endişe edilen şey bir yıl sonra olabilecek olası bir sonuçtur. Savaşmaya hazırlandığımız tehlike karşımızda değil zihnimizde ve hayali bir tehdittir.
Ortada bir tehdit olmasa da bilinçli aklımız, beynimizin bu derin kısmına söz geçiremez ve bu semptomlar yaşanır durur. İşte o zaman bu tehdit algısının kendisi bir tehdit olur. İşte o zaman tehlikenin kendisi bu otomatik işleyen ve sözümüzü geçiremediğimiz mekanizmamız olur.
Evet, böyle bir durumda bu hatalı davranış kalıplarımızın yanlış öğrenmelerimizden, kaynaklandığını ve bu hatalı inançlarımızı nasıl geliştirdiğimizi bilmek ’de bir işe yaramaz. Elbet farkındalık bir adımdır. Ancak tüm bunların farkında olsak da bu döngü tekrarlanıp durur. Değişim için biliyor olmanın yetmediğini görürüz. Artık ihtiyacımız olan şey bunu nasıl durduracağımızı bilmektir. Bu otomatik şartlanmayı nasıl değiştirebileceğimiz, bu hatalı inanç kalıplarını nasıl kıracağımızı. Nasıl değişeceğimizi ve iyileşeceğimizi bilmek önemlidir.
Klinik Psk. Dr. Mustafa Gürsoy
18 Ağustos 2018 Cumartesi
Hatalı Eşitlikler; Değerliysem Güvendeyim
İnsan davranışlarını motive eden temel inançların en önemlilerinden birisi kişinin kendisiyle ilgili değer algısı. Bu görüş bilimsel olarak da kuram ve araştırmalarla destekleniyor. Ancak bu gün bir soru sordum kendime. İnsanın değer arayışını bu kadar önemli yapan şey ne olabilir diye.
Sonra birkaç yıl önce depresif şikayetleri olan bir danışanımla çalışırken yaptığımız konuşmalar geldi aklıma. Kıymetim bilinmeli diyordu. Çocuklarım, eşim ve annem kıymetimi bilmeli. Kıymeti bilinmediği için öfkeleniyordu. “Kıymet” tüm davranış ve ilişkilerine yön veren bir konumdaydı. Sözünün dinlenmesi kendine verilen kıymetle ilişkiliydi örneğin. Beklentilerinin karşılanmaması kendine kıymet verilmemesi anlamındaydı.
etli olmanın niçin bu kadar önemli olduğu da ortaya çıktı. Kıymetli olmak, sahip çıkılmak, yalnız kalmamak, insanın arkasında birilerinin olması dolayısı ile muhtaç kalmamak demekti. Muhtaç kalmak ise birilerinden bir şey istemek zorunda kalmaktı. Bu kişi kendi annesi ve eşi dahi olsa birilerine muhtaç kalmak gerçekten dayanılamayacak bir şeydi. Bu eşitlik çocuklukta anne ile ilişkisindeki deneyimlerle kurulmuş ve yıllar içinde pekiştirilmişti.
Bana sahip çıkacak kadar bir kıymet verenim yok. Bu yüzden muhtaç durumda kalabilirim. Eğer çok çalışır ve güçlü olursam kendi kendime yetebilir ve kimseye muhtaç kalmam. Ancak yıllar boyu bu düşüncelerle aşırı çalışma, dinlenmeye, kendine ve keyif veren aktivitelere zaman ayıramama onu depresyona sürüklemişti.
Bu danışanımın inanç yapısının getirdiği çağrışımlar, (değerli olma = güvende olma) eşitliğini tekrar düşünmeme yol açtı. Bazıları için değerli olma çabası aslında daha temelde güvende olma çabası olabilir mi?
Öyle görünmüyor mu sizce de eğer değerli (kıymetli) olursam güvende olurum. Bir şey kıymetli ise doğal olarak ona sahip çıkılır, gözetilir, kollanır. Kimse değer verdiği bir şeyi ortada tek başına bırakmaz. Kimse kıymet verdiği bir şeyi kaybetmek istemez.
Buradan asıl üzerinde düşündüğüm noktaya geldim. O'da şuydu. İnsan ilişkilerinde değerli hissetmek ya da değersiz hissetmemek için girişilen onay, sevgi, kabul, beğeni ve takdir arayıcılığı, narsisistik bir ihtiyacın ötesinde kendini güvende hissetmeme kaygısının motivasyonu olabilir miydi?
Çünkü kişi diğerlerinin onayını, kabulünü, sevgisini, takdirini, beğenisini alabilirse sadece kendini değerli hissetmeyecek, aynı zamanda kendini güvende hissedecektir. Yine eleştiri, ilgisizlik, sevgisizlik, beğenisizlik, önem ve dikkatin azlığı narsisistik kırılganlıkların ötesinde kişi için kendine yeterince kıymet verilmediğinin dolayısı ile güvende de olmadığının işaretleri olarak algılanabilir.
Konuya böyle bakınca kişinin temelde güvende olma ihtiyacına paralel giden değerli olma ve değersizlikten kaçınma girişimlerini sadece narsisistik bir değersizlikten kaçınmayla açıklamaya çalışmak yeterli olmayacaktır. Basitçe güvende olma kaygısı da yazının başında da bahsettiğim horoz fobisinde kurulan hatalı eşitlikten biraz daha karmaşık bir şekil alarak (değerliysem=güvendeyim) şeklinde narsisistik başa çıkmalara benzer davranış biçimlerini üretebilir.
Örneğin; Eğer kusursuz, eksiksiz işler ortaya koyabilirsem değerli ve dolayısı ile güvende olurum. Eğer benim için önemli diğerleri ile ilişkilerimi iyi tutarsam kıymetli ve dolayısı ile güvende olurum gibi.
Yine kabul ve onay alabilmek için ortalamanın üstüne çıkarak diğerlerinden farklılaşma çabaları da daha temelde güvende olmanın bir aracı olarak da değerlendirilebilir.
Kıymet göreceli olduğu için kişi sıklıkla kendini diğerleri ile kıyaslayabilir. Bu tipik narsisistik bir davranış olan, altta mıyım üstte mi düşüncelerinden ve bunun yansımalarından farklı bir kıyaslamadır. Asıl aranan güvende olsa güvenin ön şartı değer olarak görüldüğü sürece, başarıda, beceride vs. diğerlerinden altta olmak bir tehdit olarak algılanacaktır.
Sonuçta davranışlar, güvenliği riske atmama üzerine şekillenir. Kişi olumsuz geri bildirim almamak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışır.
Sonuç; Bu yazıda değerli olma çabasının arkasında güvende olma ihtiyacının yatabileceğine ve yanı sıra narsisistik kaygılar ile güvende olma kaygısındaki paralel davranışlara dikkat çekilmiştir.
Bu yazı akademik bir yazı değildir, bu sabaha çalışmaktan kaçınan zihnimin bulduğu bir meşguliyetin bir ürünüdür.
25 Mayıs 2018 Cuma
Umutsuz Düşüncelere Bilinçli Bakış
Bazen yaşam bunaltıcı olabilir. Eskiden ilgi duyduğumuz aktivitelere karşı ilgimizi kaybedebiliriz ve canımız hiçbir şey yapmak istemiyor olabilir. Kendimizi tükenmiş, yorgun ve üzgün hissediyor olabiliriz. Hatta bazen hiçbir şeyin bize yardım edemeyeceğini düşünecek kadar umutsuz bir hale gelebiliriz.
Böyle bir süreçte olaylara yeni bir iç görü ile yaklaşabilmek bize yardımcı olabilir. Durumlara bilinçli bir bakış geliştirmeye açık ve istekli olmak bizi iyileşmeye giden yola yöneltebilir. Çoğu zaman böyle bir durumda içimizden gelmese de harekete geçmek, sonrasında ilgimizin, isteğimizin ve enerjimizin artmasına yardım eder.
Bir şeyi düşünüyorsam o gerçektir.
Bir düşünce sıkıntı oluşturuyorsa muhtemelen ona güçlü bir şekilde inanılıyor olunmasındandır. Halbuki bu tür düşünceler çoğu zaman günlük yaşamın içinde yeterince değerlendirilmeden zihin akışının içinde yer edinirler. Bu düşünceler yeterince tartılmadan öylece kabul edildiği halde farkında olmadığımız yanlılıklar, fark edemediğimiz hatalar içerebilirler.
Bu hangi düşünce olursa olsun eğer düşüncelerim beni üzüyor, moral olarak çökertiyor ve hareketsizleştiriyorsa öncelikle bu düşüncem diğer insanlarca da mutlak doğrular ve gerçekler olarak kabul edilebilir mi? Bu düşüncelerimi destekleyen ne gibi kanıtlara sahibim. Bu düşüncelere aykırı ne gibi kanıtlarım var gibi soruları kendime sormayı ve düşüncelerimi daha gerçekçi bir bakışla yeniden değerlendirmeyi seçiyorum.
Bir şeyi düşünüyorsam o gerçektir.
Hiç alternatif seçeneğim yok.
Böyle olmamalı ya da şöyle (benim düşündüğüm gibi) olmalı…
Bu farkındalıkla kontrol alanım dışında gerçekleşenleri olduğu gibi kabul etmeyi seçiyorum. Bu kabul olumsuzlukları mazur görmem ve onları iyi bulmam anlamına gelmez. Üzücü bir şeyler olduğunda doğal olarak üzüldüğüm gibi bir süre sonra kendime iyi hissetme izni vermem de bu olumsuzlukları ve yanlışları onaylamam anlamına gelmez. Bu tutumum sadece sorumluluğumun ve gücümün sınırlarının fark etmem anlamına gelir. Ve bu farkındalıkta beni işlevselliğimi bozacak düzeyde çaresizlik, hayal kırıklıkları, kızgınlık ve üzüntü yaşamaktan alıkoyabilir. Bu nedenle değiştiremeyeceğim şeyleri olduğu gibi kabul ediyor, gücümü ve enerjimi değiştirebileceğim alanlarda kendime ve diğer insanlara yardım etmek için kullanmayı seçiyorum.
-
Hepimiz geçmişte birçok şey öğrendik. Bu gün farkında bile olmadığımız birçok inançlar edindik. Yaşadıklarımız, deneyimlerimiz bu öğrendi...












