10 Nisan 2025 Perşembe

İçsel Motivasyonun Sırrı

Hiç düşündün mü, gün içinde ki eylemlerinin ne kadarını gerçekten içinden gelerek yapıyorsun? 

Çoğu insan günlük koşturmacanın içinde bir takım işleri yetiştirmeye çalışırken buluyor kendini. Ve bir süre sonra, bu “mecburiyet hali”, yaşamdan alınan keyfi de alıp götürüyor. Son zamanlarda terapi veya süpervizyon desteği verdiğim danışanlarda sıklıkla gözlemlediğim bir durum var. Özgürlük ihtiyacı ile muhtaç bir durumda kalma kaygısı arasındaki çatışmanın yol açtığı semptomlar. Öfke, huzursuzluk, sıkıntı hissi, ilişki sorunları vb. Bir şeylere ulaşıldığında kavuşulacağı hayal edilerek ötelenen özgürlük. Özgür olma ihtiyacı giderilmeye çalışılırken bir esir gibi yaşanılan hayatlar. Katlanılamayan rutinler, zorundalıklar, sürekli bir şeyleri yetiştirme stresi. Halbuki istemediği işleri her gün yapmak zorunda kalan bir insanın ruhu da her gün biraz ölür. Son zamanlarda finansal özgürlük kavramını ne kadar çok duyuyoruz değil mi? "Eğer finansal olarak artık çalışmaya mecbur kalmayacak denli bir birikime sahip olursam rahata ereceğim ve artık o dilediğim hayatı özgürce yaşamaya başlayacağım."

Eğer bir insanın en giderilmemiş ihtiyacı özgürlük ise; bu ihtiyacı nasıl gidereceğinin belirleyicisi de kişilik yapısı olacaktır. Örneğin mükemmeliyetçi kişilikler "eğer yeterince birikim yaparsam geleceğimi garantilerim ve hayatımı dilediğim şekilde yaşayabilirim" varsayımı ile kendilerine yüklenebilirler. Sınır sorunu olan kişiler ise "eğer kariyerimde yeterince yükselirsem bana karışan kimse olmaz ve özgür olurum" varsayımı ile makyavelist stratejiler kullanmayı seçebileceklerdir.  

Sonuç: Aşırı çalışmak veya aşırı bencillik, aşırı stres yaşamak veya birilerine stres yaşatmak, somatik sorunlar, kaygı, süregiden yalnızlık ve ilişki sorunları. Peki özgürlüğe ulaştıracağı sanılan yollar sadece bir esir gibi yaşayarak kendine veya birilerine acı çektirmek mi? Başka bir yol yok mu? 

Umut verici bir kişilik yapısı daha var. 

Çalışmanın ödülünü eylemin içinde bulan insanlar. Bu kişiliğe sahip insanlara Ototelik kişilik deniyor. “Ototelik” anlam olarak “amacını kendi içinde barındıran” demek. 

Ototelik kişiliğe sahip bireyler, bir işi sadece sonucu için değil eylemin kendisi için yaparlar. Eylemlerinde dışarıdan ödül beklemezler, dışarıdan takdir edilme ihtiyacı duymazlar. Onları harekete geçiren şey, merakla ve içsel bir tutkuyla yaptıkları işlerden aldıkları keyif, tatmin ve bu eylemlerinde buldukları anlamdır.

Akış Hali: Zamanın Durduğu Anlar

Bu kişilerin yaşadığı ruh hali, psikolog Mihaly Csikszentmihalyi'nin tanımladığı “akış” (flow) deneyimi ile anlatılır. İçinde oldukları deneyimle öyle bir bağ kurarlar ki, zamanın nasıl geçtiğini fark edemezler. Kendileri için biraz zorlayıcı ama aşılabilir bir görevin tam ortasında, tam anlamıyla kendileri olurlar.

Tıpkı kendini oyuna kaptıran bir çocuğun zamanın farkında olmaması gibi… Onlar için yaşam, anlamlı bir serüvendir; çünkü dikkat odakları sonuçlarda değil tam da içinde bulundukları deneyimde ve o an'dadır. Onlar bilinçli olmayan bir düzeyde an ’a değer verirler.

Hayatla Kurulan Derin Bir İlişki

Ototelik bireyler, karşılarına çıkan zorlukları engel olarak değil, birer gelişim fırsatı olarak görürler. İçsel motivasyonları o kadar güçlüdür ki, dış koşullara aldırmazlar. Onlar için yürüdükleri yolun ve yaptıkları işin kendisi zaten bir ödüldür.

Bu kişilik yapısı, özellikle başarı, performans ve verimlilik odaklı bir dünyada, insanlara, bu arzularının göz ardı edilmediği nefes alacak bir alan açıyor. İnsanlara doğrudan başarıyı amaçlamadan başarılı olabilmenin yolunu gösteriyor. Yaşama daha içten, daha özgür ve daha tatmin edici bir şekilde katılmanın paradoksal kapısını aralıyor.

Peki, Ya Sen?

Kendine şimdi küçük bir mola ver ve düşün:

  • En son ne zaman sadece içinde olduğun bir deneyimin kendisi için bir şey yaptın?
  • Son zamanlarda hangi etkinliklerinde saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedin? 
  • Hayatının ne kadarı içsel veya dışsal bir beklentiyi karşılamaya çalışmadan şekillendi?

Özetle; bir şekilde, tutkularının peşinden gitme cesaretini gösteren insanlar, kısa vadede faturaları ödeme kaygısı yaşasalar da uzun vadede bu kaygılarının tam aksine kariyer ve dolayısı ile finansal olarak daha iyi bir konuma gelebilirler. Belki de aranılan, başarının eşlik edebildiği huzur, dinginlik, tatmin ve anlam bir şeylere ulaşmakla ya da sahip olmakla değil bir şeylere gerçekten adanmakla başlıyordur. 


Klinik Psikolog

gursooy@gmail.com


22 Şubat 2025 Cumartesi

Simurg Efsanesi

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kendi dünyalarında birşeyler ters gittiğinde Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve git gide ondan umutlarını da kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan kuşlar toplanmış ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekiyormuş. Her biri birbirinden çetin olan bu vadiler, istek, aşk, ustalık, kuraldışılık, benzersizlik, hayret ve yokluk vadileriymiş.

Kuşlar, hep birlikte uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, uçarlarken gördükleri cezbedicilere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Aralarından yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk vadisi"nden geçmişler önce...".  Kuşların kimi "Aşk aşk vadisi"ne dalmış, "Ayrılık denizi"nden uçmuşlar...". Kimi "Ayrılık denizi"nde kopmuş sürüden... "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan düşkünlüğünü hatırlayıp;

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafeslere kapatılırmış hep);

Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş;

Balıkçıl kuşu ise bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet altıncı vadi, "şaşkınlık" ve sonuncusu "yokluk"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye ancak otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", otuz demekmiş... “murg” ise kuş.

Simurg'un yuvasını bulunca anlamışlar ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi ve her biri Simurg'muş.

Nihayette anlamışlar ki aslında aradıkları kurtarıcı kendileriymiş. Gerçek yolculuk, sadece kendine yapılan yolculukmuş.

Her biri birer Simurg olmayı göze alamadıkça; kendi küllerinden yeniden doğamayacak ve bataklığında, tüneğinde ve kafesinde yaşamaktan kurtulamayacamış.

Bunu anlamaları üzerine Simurg'u beklemekten vazgeçerek, yokluğu yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürmüşler.

Kaynak: Anonim

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com


Yaralı Şifacı


Eski Yunan'da, yarı insan, yarı at bilge bir yaratık olan Şiron yaşardı. İnsanın içgüdüsel ve rasyonel yönlerini temsil eden diğer efsanevi varlıkların aksine Şiron, sözün ve bilgeliğin gücüyle tanınır, şifa sanatında ustalaşmış bir rehber olarak bilinirdi.

Onun bir şifacıya dönüşümünün hikayesi şu şekilde anlatılır:

Bir gün, Herkül ile birlikteyken beklenmedik bir kargaşa patlak verdi. Herkül, şarhoşluğun etkisiyle elindeki zehirli oklardan birini kontrolsüzce savurdu. Ok, dostu Şiron'a saplandı. Şiron ölümsüzdü; ancak ok kapanmayan yaralar ve ara ara nükseden ve dinmeyen bir acı bıraktı geride.

Derdiyle baş başa kalan Şiron, yeryüzünün derinliklerine çekildi. Yaralarını iyileştirmek için ormanların derinliklerinde, dağların yamaçlarında ve kendi içinde otlar, iksirler ve bilgelik arayışına girişti. Tüm çabalarına rağmen yaralarına bir çare bulamasa da bu süreçte başkalarının acılarına daha duyarlı hale geldi. Kendi yara ve acıları onu başkalarının acılarını anlamaya yaklaştıran bir kapıya dönüştü.

Yolculuğu boyunca pek çok insanla karşılaştı: Umudunu yitirenlerle, kaybın yükünü taşıyanlarla, kendi karanlığında kaybolanlarla... Onları dinledi, yaralarına dokundu.

Şiron git gide başkalarının acılarını hafifletmekte daha da ustalaştı. İyi gelmenin, her zaman iyileştirmek olmadığını; bazen sadece insanların yanında durmanın, onları dinlemenin, kabullenmenin ve önem vermenin de bir sağaltım ve yardım etme biçimi olduğunu fark etti.

Zamanla, şifacılığında eşsiz bir konuma yükseldi. Ancak kendi acısı hala oradaydı. Sonunda tanrılara seslendi: "Beni ölümlü yapın, bu sonsuz acıdan kurtulayım." Tanrılar, bu dileği kabul etti. Şiron, bu dinmeyen acıdan kurtulmak için ölümsüzlüğünü bıraktı. Zeus, fedakarlığını onurlandırmak için Şiron'u gökyüzünde bir takımyıldızına yerleştirdi.

Derler ki, bu yıldız Satürn ile Uranüs yörüngeleri arasında dolaşır ve bir geçiş kapısı olarak anlamlandırılır. Şiron'un sembolü de bu nedenle bir anahtardır:

Bu anahtar, iyileşmenin kapısını açabileceği gibi, insanları kendi acısına hapsetme gücünü de taşır. Bir sırrı koruyabileceği gibi, onu açığa çıkarmaya da yarayabilir.

İşte, bu yüzden Şiron'un hikayesi sadece bir mit olarak kalmaz. Her insanın kendi yaralarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna dair bir hatırlatmadır. Anahtar her zaman elimizdedir. Onu hangi kapıyı açmak için kullanacağımız, biraz da bizim bilinç düzeyimize bağlıdır.

Kaynak: Anonim 

Klinik Psk. Dr. Mustafa GÜRSOY

gursooy@gmail.com 

4 Aralık 2024 Çarşamba

Sosyopat


Sosyopatlarla karşılaşmak, bireyler için oldukça zorlu bir deneyim olabilir. Başlangıçta olumlu bir izlenim bırakabilirler; ancak zamanla tehlikeli bir hal alabilirler. Bu yüzden, bir sosyopatı henüz zarar görmeden tanımak ve davranışlarını ele veren ipuçlarını fark etmek önemlidir.

Pek çok insan, sosyopatların tehlike sinyallerini fark etse de, genellikle ciddi bir problem yaşayana kadar bu işaretleri göz ardı eder. Davranışları yerine söylediklerine inanarak yanılgıya düşebilirler.

Sosyopatların en çarpıcı özelliği, kendilerini ustalıkla gizleyebilmeleridir. İlk etapta sıcak, empatik ve yardımsever bir imaj çizerler. Sosyal ortamlarda güler yüzlü, etkileyici ve ilgi çekici görünebilirler. Ancak bu, manipülasyon ve çıkar sağlama odaklı bir stratejidir. Sosyopatlar, insanları etkilemekte ustadır. Kullandıkları taktikler onları bir süreliğine çekici gösterebilir, ancak bu çekicilik yalnızca kişisel çıkarlarına ulaşana kadardır.

Sosyopatların Karakteristik Özellikleri

  • Yapay Kişilik: Gerçek bir benlik duyguları yoktur. Özgüven eksikliklerini aşırı önemsendikleri algısını oluşturacak bir imaj çizerek gizlerler. Sahte hikayeler ve büyük vaatlerle insanları etkilerler.
  • Manipülasyon Yeteneği: İnsanların zaaf ve arzularını tespit ederek bunları sömürmekte ustadırlar. Hissetmedikleri duyguları taklit eder, duruma göre abartılı samimiyet gösterileri sergilerler. Ancak bu maskeler sürdürülebilir değildir.
  • Empati Yoksunluğu: Başkalarının duygularını anlayamaz, anlasa bile önemsemezler. Sorumluluk ve suçluluk hissetmedikleri gibi, zarar verdikleri eylemlerinden dolayı pişmanlık da göstermezler.
  • Kuralsızlık: Toplumsal normlar ve ahlaki kurallar onlar için anlam ifade etmez. Doğru olan yalnızca kendi çıkarlarına uygun olandır.
  • İstikrarsız Davranışlar: Dürtüsel, fevri ve değişkendirler. Kısa vadeli kazançlar için risk alır, sonuçları düşünmeden harekete geçerler.
  • Vicdan Eksikliği: Mükerrer hatalarından ders almaz, zarar verdikleri insanların acılarını önemsemezler.

Sosyopatı Ele Veren Dikkat Edilmesi Gereken İpuçlarından Bazıları

  • Psikolojik Düğmelere Basma: Kontrol sağlamak için bireyin zayıf noktalarını ustaca kullanırlar.
  • Maskeler: Aşırı mütevazılık veya uyumluluk gibi davranışlarındaki abartı, gerçek niyetlerini ele verebilir.
  • Gerçek Yüzün Ortaya Çıkışı: Kontrolleri sona erdiğinde, suçlayıcı ve saldırgan tavırlar sergileyebilirler.
  • Kısa Sürede Sıkılma: Sürekli yeni heyecanlar ararlar ve rutinlerden kaçarlar.
  • Suç Eğilimi: Çıkarları doğrultusunda dolandırıcılık, yalan ve manipülasyona başvurmaktan çekinmezler.

Ne Yapmalı?
Sosyopatlarla açık bir çatışmaya girmek genellikle işe yaramaz. Bu kişileri hayatınızdan mümkün olan en kısa sürede ve kesin bir şekilde çıkarın. Eğer iş arkadaşınız, ortağınız veya ortak çevrenizden birisi ise yarım kalan işlerinizi toparlayıp, onları hayatınızdan tamamen uzaklaştırmak daha sağlıklı ve doğru bir yaklaşım olacaktır.

Klinik Psikolog Dr. Mustafa Gürsoy

e-mail: gursooy@gmail.com 

11 Mart 2021 Perşembe

Acıyı Konuşmak - Yas Terapisi

Yıllar boyu yaşanılan ve içerde biriktirilenlerle artık başa çıkamıyor  olmak, insana yükünü bırakabileceği bir yer aramaya iter. Kendini ifade edebilmenin bir yolunu aramaya. Bir çok insanı terapi odasına getiren şey içindeki incinmiş çocuktur. Belki artık bir şeyleri değiştirmenin zamanının geldiğini düşünüyordur. Böylesi kırılma anlarından birisi de bir kaybın yaşandığı zamanlardır. Dilerseniz yas süreçlerinde neler olduğunu birlikte anlamaya çalışalım. 

Literatürde Yasın 5 Evresinden Bahsedilir. Bunlar;

1. İnkâr; durum yok sayılır. Kabul edilmez. Bir yanlışlık olduğu düşünülür.

2. Kızgınlık/öfke; sorgulamalar başlar ve öfke harekete geçer. Neden ben?

3. Pazarlık; durumu kabul edilebilir hale getirme safhası. Madem olmuş bir çıkış yolu bulayım.

4. Depresyon; durumun idrakine varma. Hayattan soyutlanma, ilgisizlik, kayıtsızlık ve umutsuzluk.

5. Kabullenme; durumun hazmedilip normal hayat akışına dönüş.

3 Eylül 2019 Salı

Başarılı olmamı isteyen anneme mektup



Sevgili Anneciğim / Babacığım,

Siz de biliyorsunuz ki, benim "başarılı bir insan" olmamı istiyorsunuz. 

Bu mektubu, artık benim "başarılı bir insan olmamı" beklemekten vazgeçmeniz için yazıyorum. Çünkü başarılı olsam da olmasam da, dünyaya gelen her çocuk gibi benim de olduğum gibi kabul edilmeye, sevilmeye, takdir edilmeye ve onaylanmaya ihtiyacım var.

Her ne kadar niyetiniz iyi olsa da, "başarılı bir insan olmam" beklentinizin aşırılığı, benim bu ihtiyaçlarımı ve haklarımı fark etmenizi engelliyor ve bunun olumsuz sonuçları oluyor. Belki daha önce bunları size söyleyemedim ama şimdi söylemek istiyorum.

Siz yaptıklarımı beğenmeyip, benden en iyisini bekleyerek eleştirdikçe, ben de kendimi eleştirmeyi, yargılamayı ve suçlamayı öğreniyorum. Bu, bana sanki bende yanlış bir şeyler varmış gibi hissettiriyor.

Siz standartlarınızı yüksek tutarak yaptığım hiçbir şeyin yeterli olmadığını bana hissettirdikçe, ben de kendimi yetersiz bulmayı öğreniyorum. En temel ihtiyaçlarımdan olan onaylanmak ve takdir edilmek bu kadar zorlaşınca, ben de kendimi çok zor onaylayacak ve çok zor takdir edeceğim. Bu onayı alabilmek için standartlarımı çok yükseltmem ve mutlaka ortalamanın çok üstünde başarılı olmam gerektiğini düşüneceğim. Böyle şartlara bağlı kabul içinde geçen bir yaşamın nasıl zorlu olabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Anneciğim/Babacığım, sizin benim olumlu yönlerimi göz ardı edip sürekli olumsuzluklarıma odaklanmanız, bana da kendimde olumsuzluklara bakmayı öğretiyor. Bu bakışla ben de tüm yaşamım boyunca olumsuzluklara odaklanacak, riskleri abartacak, sonuçları felaketleştirecek, kapasitemi olduğundan küçük göreceğim. Sonuçlarda garanti arayacak, belirsizliklere katlanamayacak, tam kontrolümde olmayan durumlara karşı toleransım düşük olacak. Çünkü kendime ve başa çıkabilme kapasiteme güvenemeyeceğim. Çünkü başarısızlığın da başarı kadar normal bir şey olduğundan haberim olmayacak. Bu yüzden en küçük bir aksaklık paniklememe yol açacak. En ufak bir olumsuzluğa sanki bir felaketle karşılaşmışım gibi tepki göstereceğim.

Anneciğim/Babacığım, siz hata yaptığımda beni eleştirdikçe, kusur buldukça, bana kızdıkça, ben de aynı şekilde kendime davranmam gerektiğini öğreniyorum. Yaşamımın ilerleyen dönemlerinde, sizin bana yaptığınız gibi kendimi affedemeyecek, kendime karşı anlayışlı olamayacağım.

Tüm bunların yanı sıra, beni en çok etkileyen şey ne biliyor musunuz anneciğim? Utandırılmak. Başarılı olamadığım için utandırılmak. Beklediğiniz gibi yapamadığım için utandırılmak. İşte bu duygu tüm yaşamımı kontrol edecek. Bu utanç hiçbir zaman peşimi bırakmayacak. Ortada utanılacak bir şey yokken bile çok utanacağım. Çünkü sesiniz hep benimle birlikte kalacak. Ve yaşamım boyunca sizin beni utandırdığınız gibi kendimi utandırmaya devam edeceğim. Yaşamım boyunca bu yersiz duygudan kaçacağım. Tekrar bu utancı yaşamamak için başarısızlık riski gördüğüm her durumdan kaçacağım. Bu sahte utançtan kaçabilmek için birçok işlevselliğimi bozan, ilişkilerimi bozan problem davranışlar geliştireceğim.

Anneciğim/Babacığım, şu anda mektubumu sonlandırıyorum. Keşke bu kadar öngörülü olabilseydim. Ama gerçek yaşamda belki yıllarca bu yaşadıklarımı anlamlandıramayacağım. Belki yıllarca, bu yaşadıklarımın zihnime dışarıdan birilerinin yerleştirdiği sahte korkular değil de benim kendi gerçekliğim olduğunu düşüneceğim. Şanslıysam, belki bir gün bunları bir terapi odasında fark edeceğim. Şu anda ben bu mektupta yazdıklarımı düşünemiyor ve fark edemiyor olsam da, siz fark ediyorsunuz. Belki de yazılanlardan çok daha fazlasını fark ediyorsunuz.

Sevgili çocuğun.

Bu mektubu çocuğunuzun kaleme almasına yardımcı olan

Klinik Psikolog Dr. Mustafa Gürsoy

gursooy@gmail.com 



10 Nisan 2019 Çarşamba

Araştırmama Katılımcı Olma Daveti


Merhaba, 

İstanbul Arel Üniversitesi Klinik Psikoloji programında yürüttüğüm doktora tezimde kaygı 'ya yönelik bir araştırma yapmaktayım. Paylaştığım linkteki ölçekleri doldurarak araştırmama katılımınızdan memnuniyet duyacağım. 


  Araştırmanın Başlığı 

Klinik Olan ve Klinik Olmayan Yetişkin Örneklemlerinde 

Ebeveynlik Biçimi Alanları ve Kaygı İlişkisinde 

Erken Dönem Uyumsuz Şema Alanlarının Aracılık Rolleri  


Bu Araştırmanın Önemi? 
Bu araştırmanın sonuçlarının, hem şema kuramına, hem bilimsel literatüre, hem klinik pratiğe ve dolayısı ile hasta popülasyonuna yeni katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.  
    Ölçeklerin doldurulması hızınıza bağlı olarak 30-40 dakika arası zaman alabiliyor.
    Ölçekler doldurulmaya başlandıktan sonra tamamlanmadan siteden çıkılırsa girilen bilgiler kaybolmaktadır. Kaybolmaması için başladıktan sonra bitirilerek gönder butonuna basılmalıdır. Bu nedenle ölçekleri vaktinizin olduğu bir zaman diliminde doldurmayana başlamanız daha uygun olacaktır.
    Bu araştırmaya katılarak bilimsel bir çalışmaya destek oluyorsunuz.

    Katkılarınız için teşekkür ederim.

    Araştırmaya Katılmak İçin Tıklayınız.



20 Ocak 2019 Pazar

Tez Yazmanın Önündeki Engeller

Yazmak benim için adeta terapötik bir aktivite. Ama söz konusu yazı tez veya makale olduğunda bazen tutukluk yaşayabiliyor insan. Bu yazıda bir ara yaşadığım böylesi bir engel için işe yarayabilecek çözümleri sizlerle paylaşmak istedim.


25 Ekim 2018 Perşembe

Endişe











Endişeler Üzerine Bir Çalışma

Şimdi kısa bir rahatlama çalışması yapacağız ve ardından asıl çalışmamıza geçeceğiz.

Bulunduğun yerde bir süreliğine hiçbir şey yapmadan sadece nefesine odaklan… Bırak düşünceler zihninden akıp geçsin. Eğer herhangi bir düşünceye takılırsan, sadece yeniden nefesine dön. Nefesini izle: burnundan giren havanın serinliğini, ciğerlerinin havayla doluşunu ve çıkan havanın ılıklığını fark et. Kendini nefesinin doğal akışını izlemeye bırak; nefeslerin yumuşasın, bedenin sakinleşsin. Hazır hissettiğinde çalışmamıza başlayabiliriz.

Hayatta öngöremediğim, yeni veya belirsiz gelişmeler yaşandığında endişemin tetiklendiğini biliyorum. Ancak artık bu endişeli yanımı anlamayı ve bu durumları bilinçli bir şekilde, daha gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmeyi seçiyorum.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Otomatik Davranış Kalıpları

Hepimiz geçmişte birçok şey öğrendik. Bu gün farkında bile olmadığımız birçok inançlar edindik. Yaşadıklarımız, deneyimlerimiz bu öğrendiklerimizi pekiştirdi. Sonunda zihnimizin bilinçli farkındalığımızın dışında olan bir kısmı benzer olaylarda nasıl hareket etmemiz gerektiğine ilişkin otomatik davranış kalıpları geliştirdi. Bunlar o zamanlar için doğruydu. İşe yarayan şeylerdi. Geçerliydi. Bizde aldık bu inancı genelleştirdik. Çünkü insan zihni böyle çalışır. Öğrenmek böyle bir şeydir. Zihin bir sonuç çıkarttığında bunu bütün benzer durumlar için genelleştirir.

Örneğin endişe etmek bunlardan biriydi. Çünkü tedbir almak iyi bir şeydi. Kötü bir sonuç ile yüzleşmemek için tetikte olmak, olası kötü sonuçları baştan düşünmek ve bunlara çözüm bulmak işe yarar bir yol ve yöntemdi. Bunu denedik sonuçlar iyiydi. Bizde endişeli olmayı, kötümserliği, olası en kötü ihtimale odaklanmayı öğrendik. Hem de öyle bir öğrendik ki artık bu öyle kolayca değiştirilebilecek, göz ardı edilebilecek bir şey değildi. Bir tehlike algılıyorsak abartılı bir şekilde buna odaklanmalı ve zihnimizde olası senaryoları hemen oynatmaya başlamalıydık. Zaten endişe, zihnin, hayal kuran parçasının beklenilen tehlike ile başa çıkma alternatiflerinin hayalde senaryolanmasıdır. Tekrar be tekrar. Ta ki tehlikenin savuşturulabildiği bir çözüm bulana kadar.

Algıladığımız tehlike ne olursa olsun, bu otomatik tepkiler bizim yararımızaydı. Bunun yararımıza olduğunu kabul etmiştik. Sonuçta bu başa çıkma yöntemleri farkında bile olmadığımız otomatik olarak sergilenen, kontrol edilemeyen davranışlar sergilememize neden olmaya başladı.

Her insan öğrenme potansiyeline sahiptir. Bizler öyle canlılarız. İşimize yarayan bir öğrenme, bir davranış, bir savunma sistemi tekrarlanarak bizi kolayca şartlar. Zihnimizin otomatik çalışan kısımları bu şekilde eğitilmiş olur. Bilinçdışımız her şeyi otomatiğe almayı sever. Bu onun çalışma yöntemidir. Nefes alıp vermemizi, kalp atışımızı, sindirim faaliyetlerimizi, kan dolaşımımızı, reflekslerimizi, terlememizi, uykumuzu vs. daha birçok fonksiyonumuzu otomatik bir şekilde kontrol eder, yönetir. Böylece bize fazla iş yükü düşmez. Böylece biz her seferinde, hangi durumda ne yapmamız gerektiğini fazlaca düşünmeden problemlerimiz çözülür.

Bunu da duygularımızı aracılığı ile yapar. Korkuyorsak, kaslarımız otomatik bir şekilde gerilir, kalp ritmimiz hızlanır, gözbebeklerimiz büyür. Bir tehlike karşısında ne yapılması gerekiyorsa bütün düzenlemeler otomatik bir şekilde gerçekleştirilir. Bilinçli düşünen aklımıza iş bırakılmaz, fazlaca yük yüklenmez. Bilinçli olmayan beynimiz yönetimi devralmış ve yapılması gereken ne varsa yapmaktadır o zaman. Ancak bazen ortada acil bir durum yoktur. Endişe edilen şey bir yıl sonra olabilecek olası bir sonuçtur. Savaşmaya hazırlandığımız tehlike karşımızda değil zihnimizde ve hayali bir tehdittir.

Ortada bir tehdit olmasa da bilinçli aklımız, beynimizin bu derin kısmına söz geçiremez ve bu semptomlar yaşanır durur. İşte o zaman bu tehdit algısının kendisi bir tehdit olur. İşte o zaman tehlikenin kendisi bu otomatik işleyen ve sözümüzü geçiremediğimiz mekanizmamız olur.

Evet, böyle bir durumda bu hatalı davranış kalıplarımızın yanlış öğrenmelerimizden, kaynaklandığını ve bu hatalı inançlarımızı nasıl geliştirdiğimizi bilmek ’de bir işe yaramaz. Elbet farkındalık bir adımdır. Ancak tüm bunların farkında olsak da bu döngü tekrarlanıp durur. Değişim için biliyor olmanın yetmediğini görürüz. Artık ihtiyacımız olan şey bunu nasıl durduracağımızı bilmektir. Bu otomatik şartlanmayı nasıl değiştirebileceğimiz, bu hatalı inanç kalıplarını nasıl kıracağımızı. Nasıl değişeceğimizi ve iyileşeceğimizi bilmek önemlidir.

Klinik Psk. Dr. Mustafa Gürsoy 

e-mail: gursooy@gmail.com 


18 Ağustos 2018 Cumartesi

Hatalı Eşitlikler; Değerliysem Güvendeyim


Hatalı eşitlikler geçmişin yaşam deneyimleri içinde kurulur ve değişmediği sürece insanların tüm yaşamını etkilemeye devam eder. Örneğin basit bir fobi bir köpeğin, kedinin, horozun ya da örümceğin vs. tehlike ile eşitlenmesiyle oluşur. Kişiyi 4 yaşındayken bir horoz gagalamıştır veya kovalamıştır, bu kişi şu anda 30 yaşında bir yetişkindir ancak hayatta korktuğu tek hayvan hala horozdur. İnsanların kendini algısında ve diğerleri ile ilişkisinde bu hatalı eşitliklerin nasıl rol oynayabileceğini düşündüm biraz. 

İnsan davranışlarını motive eden temel inançların en önemlilerinden birisi kişinin kendisiyle ilgili değer algısı. Bu görüş bilimsel olarak da kuram ve araştırmalarla destekleniyor. Ancak bu gün bir soru sordum kendime. İnsanın değer arayışını bu kadar önemli yapan şey ne olabilir diye. 

Sonra birkaç yıl önce depresif şikayetleri olan bir danışanımla çalışırken yaptığımız konuşmalar geldi aklıma. Kıymetim bilinmeli diyordu. Çocuklarım, eşim ve annem kıymetimi bilmeli. Kıymeti bilinmediği için öfkeleniyordu. “Kıymet” tüm davranış ve ilişkilerine yön veren bir konumdaydı. Sözünün dinlenmesi kendine verilen kıymetle ilişkiliydi örneğin. Beklentilerinin karşılanmaması kendine kıymet verilmemesi anlamındaydı. 

Bu kıymet konusunun biraz daha derinine inince aslında kıym
etli olmanın niçin bu kadar önemli olduğu da ortaya çıktı. Kıymetli olmak, sahip çıkılmak, yalnız kalmamak, insanın arkasında  birilerinin olması dolayısı ile muhtaç kalmamak demekti. Muhtaç kalmak ise birilerinden bir şey istemek zorunda kalmaktı. Bu kişi kendi annesi ve eşi dahi olsa birilerine muhtaç kalmak gerçekten dayanılamayacak bir şeydi. Bu eşitlik çocuklukta anne ile ilişkisindeki deneyimlerle kurulmuş ve yıllar içinde pekiştirilmişti. 


Bana sahip çıkacak kadar bir kıymet verenim yok. Bu yüzden muhtaç durumda kalabilirim. Eğer çok çalışır ve güçlü olursam kendi kendime yetebilir ve kimseye muhtaç kalmam. Ancak yıllar boyu bu düşüncelerle aşırı çalışma, dinlenmeye, kendine ve keyif veren aktivitelere zaman ayıramama onu depresyona sürüklemişti. 

Bu danışanımın inanç yapısının getirdiği çağrışımlar, (değerli olma = güvende olma) eşitliğini tekrar düşünmeme yol açtı. Bazıları için değerli olma çabası aslında daha temelde güvende olma çabası olabilir mi? 

Öyle görünmüyor mu sizce de eğer değerli (kıymetli) olursam güvende olurum. Bir şey kıymetli ise doğal olarak ona sahip çıkılır, gözetilir, kollanır. Kimse değer verdiği bir şeyi ortada tek başına bırakmaz. Kimse kıymet verdiği bir şeyi kaybetmek istemez. 

Buradan asıl üzerinde düşündüğüm noktaya geldim. O'da şuydu. İnsan ilişkilerinde değerli hissetmek ya da değersiz hissetmemek için girişilen onay, sevgi, kabul, beğeni ve takdir arayıcılığı, narsisistik bir ihtiyacın ötesinde kendini güvende hissetmeme kaygısının motivasyonu olabilir miydi? 

Çünkü kişi diğerlerinin onayını, kabulünü, sevgisini, takdirini, beğenisini alabilirse sadece kendini değerli hissetmeyecek, aynı zamanda kendini güvende hissedecektir. Yine eleştiri, ilgisizlik, sevgisizlik, beğenisizlik, önem ve dikkatin azlığı narsisistik kırılganlıkların ötesinde kişi için kendine yeterince kıymet verilmediğinin dolayısı ile güvende de olmadığının işaretleri olarak algılanabilir.

Konuya böyle bakınca kişinin temelde güvende olma ihtiyacına paralel giden değerli olma ve değersizlikten kaçınma girişimlerini sadece narsisistik bir değersizlikten kaçınmayla açıklamaya çalışmak yeterli olmayacaktır. Basitçe güvende olma kaygısı da yazının başında da bahsettiğim horoz fobisinde kurulan hatalı eşitlikten biraz daha karmaşık bir şekil alarak (değerliysem=güvendeyim) şeklinde narsisistik başa çıkmalara benzer davranış biçimlerini üretebilir.

Örneğin; Eğer kusursuz, eksiksiz işler ortaya koyabilirsem değerli ve dolayısı ile güvende olurum. Eğer benim için önemli diğerleri ile ilişkilerimi iyi tutarsam kıymetli ve dolayısı ile güvende olurum gibi. 

Yine kabul ve onay alabilmek için ortalamanın üstüne çıkarak diğerlerinden farklılaşma çabaları da daha temelde güvende olmanın bir aracı olarak da değerlendirilebilir. 

Kıymet göreceli olduğu için kişi sıklıkla kendini diğerleri ile kıyaslayabilir. Bu tipik narsisistik bir davranış olan, altta mıyım üstte mi düşüncelerinden ve bunun yansımalarından farklı bir kıyaslamadır. Asıl aranan güvende olsa güvenin ön şartı değer olarak görüldüğü sürece, başarıda, beceride vs. diğerlerinden altta olmak bir tehdit olarak algılanacaktır. 

Sonuçta davranışlar, güvenliği riske atmama üzerine şekillenir. Kişi olumsuz geri bildirim almamak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışır.

Sonuç; Bu yazıda değerli olma çabasının arkasında güvende olma ihtiyacının yatabileceğine ve yanı sıra narsisistik kaygılar ile güvende olma kaygısındaki paralel davranışlara dikkat çekilmiştir. 

Bu yazı akademik bir yazı değildir, bu sabaha çalışmaktan kaçınan zihnimin bulduğu bir meşguliyetin bir ürünüdür.  



25 Mayıs 2018 Cuma

Umutsuz Düşüncelere Bilinçli Bakış


Bazen yaşam bunaltıcı olabilir. Eskiden ilgi duyduğumuz aktivitelere karşı ilgimizi kaybedebiliriz ve canımız hiçbir şey yapmak istemiyor olabilir. Kendimizi tükenmiş, yorgun ve üzgün hissediyor olabiliriz. Hatta bazen hiçbir şeyin bize yardım edemeyeceğini düşünecek kadar umutsuz bir hale gelebiliriz.

Böyle bir süreçte olaylara yeni bir iç görü ile yaklaşabilmek bize yardımcı olabilir. Durumlara bilinçli bir bakış geliştirmeye açık ve istekli olmak bizi iyileşmeye giden yola yöneltebilir. Çoğu zaman böyle bir durumda içimizden gelmese de harekete geçmek, sonrasında ilgimizin, isteğimizin ve enerjimizin artmasına yardım eder.

Bu yazıda olumsuz duygu durumuna kaynaklık eden bazı tipik depresif düşünceleri ele almaya çalışacağım. İşte bunlardan bazıları;

Bir şeyi düşünüyorsam o gerçektir.


Şu an size sıkıntı veren düşüncenizi ifade edin...

Bir düşünce sıkıntı oluşturuyorsa muhtemelen ona güçlü bir şekilde inanılıyor olunmasındandır. Halbuki bu tür düşünceler çoğu zaman günlük yaşamın içinde yeterince değerlendirilmeden zihin akışının içinde yer edinirler. Bu düşünceler yeterince tartılmadan öylece kabul edildiği halde farkında olmadığımız yanlılıklar, fark edemediğimiz hatalar içerebilirler.

O zaman eğer duygularımız bize bir şeylerin yolunda gitmediğini haber veriyorsa, farkındalığımızı düşüncelerimize yönelterek onları yeniden ele alabiliriz. Size sıkıntı veren düşüncenizi yeniden ifade ederek ona bir de şöyle yaklaşmayı deneyebilirsiniz.

Çoğu zaman düşüncelerimi mutlak gerçeklermiş gibi değerlendiriyorum. Halbuki benim bunların gerçek olduğuna inanıyor olmam onları mutlak doğrular ve gerçekler haline getirmez. Bazen düşüncelerimde yanılıyor olabilirim, zihnimden geçen her düşünce evrensel gerçeklikle tam örtüşmeyebilir. Bu nedenle kendim hakkında, olaylar hakkında, yaşadıklarım veya diğer insanlar hakkında bana sıkıntı yaşatan düşüncelerim varsa öncelikle bu düşüncelerimi yeniden değerlendirmeyi seçiyorum. Hayatla başa çıkamayacağımı düşünüyorsam, bu bende üzüntüye ve vazgeçmeye neden olacaktır. Hiçbir şeyin bana yardım edemeyeceğini düşünüyorsam, moral çökkünlüğü ve umutsuzluk hissederim. Kapana kısıldığımı düşünüyorsam çaresizlik hisseder ve hareketsizlik içinde olurum.

Bu hangi düşünce olursa olsun eğer düşüncelerim beni üzüyor, moral olarak çökertiyor ve hareketsizleştiriyorsa öncelikle bu düşüncem diğer insanlarca da mutlak doğrular ve gerçekler olarak kabul edilebilir mi? Bu düşüncelerimi destekleyen ne gibi kanıtlara sahibim. Bu düşüncelere aykırı ne gibi kanıtlarım var gibi soruları kendime sormayı ve düşüncelerimi daha gerçekçi bir bakışla yeniden değerlendirmeyi seçiyorum.

Bir şeyi düşünüyorsam o gerçektir.


Şimdi size sıkıntı veren düşüncenizi yeniden ifade edin...

Evet, düşüncelerim bana gerçekmiş gibi geliyor. Ancak bu düşüncemi destekleyen bir kanıt olmamasına rağmen aceleyle böyle bir sonuca ulaşmış olabilirim. Üstelik duygularım düşüncelerimi de yönlendirecektir. Kaygılıysam, olumsuz düşünme eğiliminde olurum. Depresifsem olayın olumsuz noktalarına bakmaya eğilimli olurum. Bu nedenlerle artık bu gibi durumlarda duygularımın etkisi ile hemen bir sonuca varmak yerine kendime emin olma fırsatı ve zamanı tanıyarak bu düşüncem için olası kanıtları tarafsız bir şekilde ele almayı seçiyorum.

Hiç alternatif seçeneğim yok.


Size sıkıntı veren düşüncenizi tekrarlayın... 

Peki, her ne kadar bu düşünce dışında başka bir seçeneğim yok diye düşünüyorsam da artık bu duruma benim bakış açımın dışında işe yarar ve daha isabetli başka bakış açılarının da olabileceği ihtimalini de göz önüne alıyorum. Çünkü bir durumu değerlendirmenin her zaman farklı yolları olabilir. Bende şu an içinde bulunduğum duygusal durumun dışında olduğum zaman dilimlerinde buna benzer olaylara farklı tepkiler vermiştim. Kendimi daha iyi hissettiğimde düşüncelerim de farklı olmuştu. Bu nedenle şimdi kendime bu olayı bir başkası nasıl değerlendirir? Benzer düşüncelere sahip bir başka arkadaşıma bu konu hakkında neler söyleyebilirim? Yine böyle siyah ya da beyaz şeklinde iki seçenekli düşünür müyüm, yoksa başka hangi seçeneklere sahip olduğumu fark edebilirim diye sorabilirim.

Şimdi hatalı olduğunuz ve pişmanlık yaşadığınız bir kararınızı veya davranışınızı düşünün.

Eğer aklınızdan “Bu büyük bir hataydı, hiçbir zaman doğru düzgün kararlar alamayacağım” şeklinde ya da benzer düşünceler geçiyorsa kendinize şunları söyleyebilirsiniz.

Eğer bu kadar üzgün olmasaydım muhtemelen bu durumu kendime bu kadar dert etmez, canım sağ olsun, der geçip giderdim. Çünkü bu sadece bir olay. Benim tüm yaşamım değil. Hatta böyle bir durumu yaşayan tanıdığım insanlara baktığımda benimle benzer bir hata yaptıklarını ama sonrasında buna aldırmak yerine gülüp geçtiklerini de fark edebilirim. Bu yüzden olayı büyütmemin ne bir anlamı ne de bir faydası yok. Madem yanlış bir adım attım ve bunun bana zarar verdiğini öğrendim bundan sonra doğrusunu yaparım. İşin ucunda ölüm yok. Hepsi bu.

Her ne kadar şimdiye kadar olumsuz düşüncelerimi gerçekte istediklerim, amaçlarım ve böyle düşünüyor olmamın bana olan etkileri açısından hiç ele almadıysam da artık düşüncelerimin benim üzerindeki etkilerini de değerlendirmeyi seçiyorum.

Evet, şimdi istemediğin bir duyguya yol açan o düşünceni yeniden ifade et. Ve ardından şu soruları kendine sorarak yanıtla.

Böyle düşünmek beni nasıl etkiliyor?

Böyle düşünmek bana yardımcı oluyor mu?

Bu düşünce beni amaçlarıma yaklaştırıyor mu, yoksa engel olarak uzaklaştırıyor mu?

Örneğin; işler mutlaka olumsuz gidecek, hiç şansım yok, bir umut yok, hiçbir şey düzelmeyecek, her şey daha kötüye gidecek… Ya da yaptıklarım yeterli değil, bulunduğum nokta beklentimi karşılamıyor, bu gidişle bir yere varamam... kesin başarısız olacağım… vs..

Evet, böyle düşünüyor olmak bir şeylerin üstesinden gelmeme yardımcı olmuyor. Sadece daha kötü hissediyorum. Olayların sürekli olumsuz taraflarına bakıp karamsar olmak. Sürekli kendi eksiklerime odaklanıp kendimi aşağılamanın bana şimdiye kadar kötü hissetmekten başka bir getirisi olmadı. Artık biraz da bardağın dolu tarafını görmeyi seçiyorum. Bu polyannacılık oynamak demek değil. Yapabileceklerime odaklanmak, yapamadıklarıma, kaçan fırsatlara, elimde olmayan noktalara hayıflanmaktan daha fazla işe yarayacaktır. Yapamayacağım ve gücümün yetmeyeceği şeyler kadar yapabileceklerim ve elimden gelenler de var. Artık üzülmeyi bırakıp biraz da beni mutlu edecek şeyler yapmayı seçiyorum. Artık biraz da beni hareketsiz bırakan, üzen düşünceler yerine beni harekete geçirecek işe yarar düşüncelere odaklanmayı seçiyorum.

Böyle olmamalı ya da şöyle (benim düşündüğüm gibi) olmalı…


İçinde bulunduğum dünya da birçok şey benim olmasını istediğim gibi olmuyor. İçi nefret dolu insanların yol açtığı adaletsizlikler, haksızlıklar, zulümler, beklenmedik hastalıklar, kazalar veya kayıpların yol açtığı acılar. Evet, bazen maalesef adil ve anlamlı bulamayacağımız şekilde iyi insanların da başına kötü bir şeyler gelebilir. Dünya  tasarımlarımızla uyuşmayan engelleyemediğimiz acılara şahit olabiliriz. Ancak ne olursa olsun bizim hislerimizi ve duygularımızı belirleyen şey bu olup bitenlerden çok bizim onlara yüklediğimiz anlamlar ve olayları algılayış şekillerimizdir. 

Gerçekte olaylardan etkileniyor olmamız bizde bir yanlışlık olduğunu değil, sadece insan olduğumuzu gösterir. Fakat çoğu zaman sorunu oluşturan şey, bu olan bitenlerden çok bunların bizim diğerlerinden beklentilerimize, dünyadan beklentilerimize ve kendimizden beklentilerimize uygun olmamasıdır. Bu beklentiler büyüdükçe yaşanan hayal kırıklıkları da büyür. Örneğin diğer insanlardan duyarlılık beklentisi çoğu zaman karşılanamayacak bir beklenti olabilir. Çünkü bir başkasının bizim gibi düşünmesini sağlamaya gücümüz yetmeyebilir. Böyle gerçekçi olmayan bir beklenti sadece acının katlanmasına neden olur. Depresif duygu durumunu artırır. Kişinin ne kendine nede diğerlerine yararı olmayacak bir noktaya sürüklenmesine sebep olur. Ve dolayısı ile bu tür durumlarda daha işlevsel bir yaklaşım, kontrol alanımızı, değiştirebileceğimiz ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri, sorumluluk alanımızı ve sınırlılıklarımızı fark etmek ve bunları kabul etmek olacaktır.

Aksi taktirde dünyanın ideallerdeki gibi olması gerektiğine inanılmıştır. Ancak bu inanç sadece hayal kırıklıklarını ve öfkeyi artırır. Ve belki de eğer kızmaz ve tepki göstermez isem bu yanlışlıkları onaylamış, kabul etmiş ve bunlara izin vermiş olurum diye düşünüyor da olabilirsin. Ancak tüm bunlara rağmen kontrol alanımızın dışındaki acıları dindirmekten sorumlu olmadığımızı, ancak gücümüzün yettiği durumlardan sorumlu olduğumuzu fark ettiğimizde hissedilen yersiz suçluluğa son verilebilir.

Evet, Dünya maalesef böyle bir yer. Ve bu yerde her şey ideallerdeki gibi olmayabiliyor. Dünyanın bir ucunda korkutulan biri varsa bu korkudan tüm insanlık gibi sende payını alırsın. Ancak kimi zaman korkulan bir şey ne kaçabileceğin ne de aşabileceğin bir şeydir. Kendi başına gelmese bile birilerine yapılan bir haksızlıklardan vicdanın etkilenir, itiraz eder ve adalet arzular. Etkilenmek doğaldır, kızgınlık hissetmek insanidir. Kızıyorsan kızgınlığını kabul et ve buna izin ver. Ancak her yanlışı düzeltmeye kalkarsan o zamanda çaresizlik ve hayal kırıklıkları yaşarsın. Çaresizlik üzüntüye evrilirse depresif duygu durum gibi çözmen gereken bir başka problemin daha olur.

Bu yüzden şunu diyebilirsin kendine;

Tamam yaşanılan acılar olmasa Dünya daha güzel olacak. Ancak olan biten her olumsuzluğun beni bu denli incitmesine izin vermem de bir çözüm değil. Üzüntümün kimseye bir yararı yok. Üzücü olaylar her zaman oluyor ve olmaya da devam edecek. Hiç kimse bir başkasının düşüncelerini ve davranışlarını kontrol edemez. İnsanlar bir başkasının yaptığı yanlıştan sorumlu değildir. Benim sorumluluğum da gücümle, kontrol edebileceğim alanla ve yapabileceklerimle sınırlı.

Bu farkındalıkla kontrol alanım dışında gerçekleşenleri olduğu gibi kabul etmeyi seçiyorum. Bu kabul olumsuzlukları mazur görmem ve onları iyi bulmam anlamına gelmez. Üzücü bir şeyler olduğunda doğal olarak üzüldüğüm gibi bir süre sonra kendime iyi hissetme izni vermem de bu olumsuzlukları ve yanlışları onaylamam anlamına gelmez. Bu tutumum sadece sorumluluğumun ve gücümün sınırlarının fark etmem anlamına gelir. Ve bu farkındalıkta beni işlevselliğimi bozacak düzeyde çaresizlik, hayal kırıklıkları, kızgınlık ve üzüntü yaşamaktan alıkoyabilir. Bu nedenle değiştiremeyeceğim şeyleri olduğu gibi kabul ediyor, gücümü ve enerjimi değiştirebileceğim alanlarda kendime ve diğer insanlara yardım etmek için kullanmayı seçiyorum.


Bu yazıda bazı fikirler için aşağıdaki yayından yararlanılmıştır.

Köroğlu, E. (2015). Psikiyatri Başvuru Elkitabı. Ankara: Hekimler Yayın Birliği Basın Yayın.


Odaklanmanın Psikolojik Mekanizmaları